30 Eylül 2014 Salı

IŞİD Mahmur'un acılarını depreştirdi - FEHİM TAŞTEKİN

İlk durağım, bağrında yılan ve akrepten başka bir şeyi barındırmayan dağın eteğine kurulu Mahmur Kampı... Peşmerge ve PKK'lilerin birlikte nöbet tuttuğu kontrol noktaları, sağda Öcalan'ın portresinin asıldığı güvenlik kulübesi, solda terk edilmiş BM ofisi...
Türkiye’de barış süreciyle PKK’nin silahsızlanması tartışması yapıladursun Ortadoğu’daki gelişmeler örgüte hem siyasal hem askeri alanda genişleme fırsatları sunuyor. Kürtlerin Rojava (Batı [Kürdistan]) diye andığı Suriye’nin kuzeyi, Abdullah Öcalan’ın demokratik özerklik projesi için uygulama alanına dönüşürken Irak Şam İslam Devleti’nin (IŞİD) Irak Kürdistan Bölgesi’ne, Kürtlerin deyimiyle Başur’a yönelik saldırıları PKK’ye geniş bir alan açtı. Ezidilerin tarihi vatanı Şengal’den Kerkük’e, Türkiye’den göç etmek zorunda kalan Kürtlerin yaşadığı Mahmur’dan Türkmenlerin kasabaları Taze Hurmatu, Beşir ve Tuz Hurmatu’ya kadar geniş bir alanda PKK’nin silahlı kanadı Halk Savunma Güçleri (HPG) kontrol noktalarında peşmergeye eşlik etmeye başladı. Sahadaki yeni durumu anlamak için gittiğim Erbil’de Şengal’in düşüşünün ardından IŞİD’ın yaklaştığı kentte yaşanan kaçış ve partilerin çağrısıyla Kandil’den gelen PKK’lilerin caddelerde tur atıp halka nasıl moral verdiğine dair hikâyeleri dinledikten sonra güneye açıldım. İlk durağım 17 Eylül’de Arap ve Kürtlerin birlikte yaşadığı Mahmur ilçesinin yanında bağrında yılan ve akrepten başka bir şeyi barındırmayan dağın eteğine kurulmuş Mahmur Kampı oldu. Peşmerge ve PKK’lilerin birlikte nöbet tuttuğu kontrol noktalarını geçip vardığımız kampın girişinde HPG yazısının yer aldığı bir bariyer, sağda Öcalan’ın portresinin asıldığı güvenlik kulübesi, solda terk edilmiş BM ofisi.

BİTMEYEN KÂBUS: 1993-1994
Az ileride bir sokakta bir insanın kaçarken taşıyabileceği ev eşyasıyla yüklü bir kamyon sırayla toprak ve taştan yapılma evlerin önünde durup yükünü indiriyordu. Yaşlı bir kadın 6 Ağustos’ta IŞİD’ın kampa girişini, insanların tahliyesini ve ardından PKK’nin takviye güç göndermesiyle kampın geri alınışını anlatmaya başladı. Kürtçe konuşuyordu. Türkiye’den geldiğimi öğrenince sustu, sırtını dönüp uzaklaştı, tekrar dönüp teatral bir gösteri sunar gibi öfke ve kahırla geçmişin melanetini önüme döktü: “Asker geldi, elbiselerimizi çıkarttırdı, bir pijamayla kaldım. Bizi köy meydanında topladılar. Komutan hakaret etti, tehdit etti, ‘Teröristlere ekmek vermeyeceksiniz’ dedi. Sonra yine geldiler, dövdüler. (Elindeki su şişesini göğsüne bastırarak-FT) Silahı aha böyle dayadılar. O zaman anladım ki Kürt olduğumuz için bunlar başımıza geliyor. 1993’te tanklar geldi, köyü bombaladı, evler yıkıldı. Toplandık, gitmeye karar verdik. Kamptan kampa sürüldük. İşte bu çöle geldik. Yılanlar, akrepler çocuklarımızı bizden aldı!”

Bu anıların sahibi Narınç Kaya. Roboski’nin Hilal köyünden. Kaç yaşında olduğunu bilmese de anıları dipdiri ve yakıcı.

TAKVİM 1993’TE TAKILI KALMIŞ
Kampta zaman durmuş, takvim sanki hala Şırnak’taki köy yakma olayları nedeniyle insanların evlerini terk edip güney geçtiği 1993 yılını gösteriyor. Çölden farksız olan Mahmur’a gelinceye kadar 7 kez yer değiştirmek zorunda kalan Mahmur sakinlerinin sürgün anıları IŞİD’ın yaşattığı geçici sekizinci sürgünle depreşmiş. Aracında Şivan Perver dinlediği için dövülen ve Kürtçe kasetleri kırılan , ‘Elimden gelse Kürtçe konuşamayasın diye senin dilini de bağlarım’ diye tehdit edilen, işkence gören ve sonunda evleri yakılan insanların hikâyeleri… “Artık Kürtçe yasak değil, ortam değişti” yönündeki hatırlatmaların da karşılığı yok. 6 yaşındayken ailesiyle birlikte köyünü terk ettikten sonraki günleri “Neh Dare’ye vardığımızda çok soğuktu, kar yağıyordu, titriyordum, o geceyi unutamam. 4 ay dışarda kaldık. Çevre köylerden naylonlar toplandı, çadır yapıldı” diye anımsayan Şırnaklı Fatma İzer için 2011’de tekerrür eden tarih Mahmur’daki takvimin neden 1993’te takılı kaldığını izah ediyor: “Kim dönmek istemez? Zaten 2011’de bir kere döndük. Yine cezalandırıldık. Barış Grubu olarak Bakur’a (Kuzey Kürdistan) gittiğimizde herkese dava açıldı. Bana yasadışı örgüt üyeliğinden 7.5 yıl ceza kesildi. İlk giden 5 kişi tutuklandığı için diğerleri duruşmaya katılmadı. Ben de katılmayıp tekrar Mahmur’a göndüm.”

Peki, tekrar bir girişim olursa yine barış grubunda yer alıp almayacağı sorusu üzerine İzer, Mahmur’da 450 kişinin katılımıyla iki yılda bir yapılan halk konferansının dönüş şartlarını anımsattı: “Önderliğin (Öcalan) özgürlüğü, Kürt halkının siyasi ve kültürel kimliğinin tanınması, anadilde eğitim, yerel yönetimler özerklik şartının kabul edilmesi, koruculuk ve JİTEM gibi özel savaş birimlerinin lağvedilmesi, halkın zararının tazmin edilmesi. Siyasi güvence olarak sınır ihlali ya da örgüt üyeliği nedeniyle yargılanmama garantisi verilmeli... Ayrıca dönersek toplu kalmak istiyoruz.”


IŞİD’A KARŞI ÖZ SAVUNMA GÜCÜ
Mahmur sakinlerinin 20 yıllık acısını daha da acı kılan IŞİD’ın Türkiye tarafından desteklendiğine inanıyor olmaları. 40 gün önce IŞİD’ın gelişiyle boşaltılan kampa geri dönüşlerle durum sükûnete kavuşmuş gözükse de kampı çeviren stratejik noktalarda HPG tetikte. Mahmur Kampı Dış İlişkiler Komitesi Üyesi Polat Bozan, IŞİD’ın gelişiyle yaşananları ve mevcut durumu anlattı:

“Mahmur ilçesinde Kürdistan Demokrat Parti’nin (KDP) peşmergeleri vardı. Daha IŞİD gelmeden ortak savunma önerdik ama dinlemediler. IŞİD gelince de çekip gittiler. Silahları bize bırakmalarını istedik, vermediler. İlçe sakinleri zaten bir hafta önce gitmişti. Guver de IŞİD’ın eline geçince, Mahmur Kampı’nın arkadan çevrilme riski belirdi. Bu yüzden halkı tahliye ettik; 12 bin insanı araçlarla 2.5 saatte taşıdık. Yurtsever insanlar Erbil’den araçlarla gelip tahliyeye katıldı. Halkı Erbil, Ranya ve Haciva’ya götürdük. IŞİD ilçeye girdikten iki gün sonra buraya sızdı. Saldırı sırasında Sterk tv muhabiri Deniz Fırat öldü, 3 kişi yaralandı. Bir gün sonra HPG’nin takviye gücüyle birlikte kampı geri aldık. Gerillanın gelişi peşmergeye moral verdi. Önce Kürdistan Yurtseverler Birliği’nin (KYB) özel güçleri, ardından KDP güçleri geldi. Böylece ilçe de geri alındı. Şu an biz de Rojava’daki Halk Savunma Birlikleri (YPG) gibi örgütleniyoruz. Kampta 300 kişilik öz savunma gücü oluşturduk. HPG ise dağlık alanda savunma hatları oluşturdu.”
devamı için tıklayınız

 












28 Eylül 2014 Pazar

İşte Erdoğan'a sunulan 17 Aralık dosyası Bakanlar ve çocukları rüşvet ilişkisi içinde - Arzu Yıldız - T24

17 Aralık operasyonunun gerçekleştirildiği sabah saat 10.30 sıralarında İstanbul Valiliği aracılığıyla dönemin BaşbakanıTayyip Erdoğan’a ulaştırılan 23 sayfalık bilgi notunda soruşturmanın başlangıcından son aşamasına kadar tüm bilgilere yer verildi. Reza Zarrab'ın (Rıza Sarraf) "suç örgütü lideri" olduğu savunulan bilgi notunda, şüphelilere isnat edilen suçlar “Suç işlemek amacıyla örgüt kurmak, yönetmek, üye olmak, rüşvet vermekalmak,  resmi ve özel belgede sahtecilik, gümrük kanununa muhalefet, fuhşa aracılık” olarak sıralandı.
Bilgi notunda, dönemin İçişleri Bakanı Muammer Güler'in oğluBarış Güler'le ilgili olarak, "Rıza Sarraf Muammer Güler’İn İçişleri Bakanı olmasından sonra kendisi ve oğlu Barış Güler ile tanışmış ve bu bakanlık nezdindeki işlemlerini hallettirmek üzere çok kısa bir zamanda rüşvet ilişkisi geliştirdiği anlaşılmıştır" ifadeleri yer aldı. Bilgi notunda Muammer Güler'in Zarrab'dan rüşvet olarak 12 milyon lira aldığı iddia edildi.
Bilgi notunda, dönemin Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan ve oğluSalih Kaan Çağlayan’ın Zarrab ile maddi menfaat ilişkilerinin olduğu öne sürülerek Ekonomi Bakanlığı özel kalem personelinin adeta Zarrab'ın özel kalemi gibi çalıştığı ifade edildi. Bilgi notunda, iki özel kalem görevlisinin Zarrab'ın işlerini çözmek için 14 milyon lira para alıp aralarında paylaştıkları iddiası da yer aldı.
Polisin Erdoğan'a gönderdiği bilgi notunda, "Zafer Çağlayan’a değişik tarihlerde toplam 32 milyon 153 bin 600 Euro (Bilgi notunun "Toplam" kısmında bu rakam 3 milyon Euro olarak görülüyor - T24) ve 1 milyon 400 bin dolar rüşvet gönderdiği ve bunun dışında Çağlayan’ın talimatıyla alınan mücevher ve lüks saatler için 200 bin Euro ve ve 5 milyon 426 bin 761.00 dolar paranın da Reza Zarrab tarafından ödendiği ve bu miktarın yüzde 03,4’lük rüşvet payından düşüldüğü tespit edildiği" öne sürüldü.
Bilgi notunda, Zafer Çağlayan'ın Zarrab'ı, dönemin AB Bakanı ve Başmüzakerecisi Egemen Bağış ile tanıştırdığı ve bu iki isim arasında kısa sürede maddi menfaat ilişkisi geliştiği iddiası yer aldı. Erdoğan'ın önüne konan bilgi notunda, Zarrab'ın Bağış'a 3 defada 500'er bin dolar olmak üzere toplamda 1,5 milyon dolar rüşvet verdiği savunuldu.
Polisin gönderdiği bilgi notunda, eski Halkbank Genel MüdürüSüleyman Aslan ile ilgili şu iddialar yer aldı:
"Exel dosyasına bakıldığında 29.03.2013 tarihi itibariyle Süleyman Aslan’a gönderilen 2.000.000.00 (2 milyon) EURO ve 500.000 (500 bin) Dolar gönderildiği anlaşılmış bu rüşvetlerin gönderildiği hem teknik takip, hem de fiziki takip çalışmalarıyla tespit edilmiştir.
Süleyman Aslan’ın ikametine rüşvet gönderme eylemleri bundan sonra da 500’er bin dolar olmak üzere çok defa (14) devam etmiş ve çoğu sefer bu eylemler fiziki takip görüntüleri ile tespit edilmiş, hatta bir uygulamada ayakkabı kutusuna yerleştirilmiş 500 bin dolar net bir şekilde görüntülenmiştir."
17 Aralık günü operasyondan sonra Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a polis tarafından hazırlanıp saat 10.30 sıralarında gönderilen bilgi notuna T24 ulaştı.
“Rıza Sarraf Liderliğindeki Suç Örgütü ve Eylemleri” başlığı ile gönderilen bilgi notunda, suç konusu şöyle anlatıldı:
devamını okumak için tıklayınız;



11 Eylül 2014 Perşembe

CHP Bekaroğlu ile sağa değil sola açılır - Oya Baydar 11 Eylül 2014

Yazıya bilerek kışkırtıcı bir başlık seçtim ama kışkırtıcı olması yanlış olduğu anlamına gelmiyor. Çünkü mesele bu köşenin sınırlarını aşan, derinliğine düşünülmesi, tartışılması gereken “günümüzde sol nedir?” sorusuna dayanıyor. Müslüman kesimden Dr. Mehmet Bekaroğlu’nun parti meclisine girmesine/sokulmasına karşı CHP kurultay delegelerinin bir bölümünden ve tabandan gelen, partinin sağa kaydırıldığı yolundaki tepkiler bu soruya verilecek cevapla doğrudan ilgili.

Sosyalist sol kökenli bilim ve düşün insanı İdris Küçükömer yıllar önce, Düzenin Yabancılaşması (1969) kitabında  “Türkiye’de sol sağdır, sağ da soldur” demişti. O günlerde önemi ve işaret ettiği sosyolojik gerçeklik açısından güç anlaşılabilecek, tartışmalı bir düşünceydi ama bugünün ipuçlarını veriyordu. Demokrat Parti’nin 1950’de, o güne kadar siyaset sahnesine çıkmalarına izin verilmemiş kitlelerin oy desteğiyle, “Yeter! Söz milletindir!” sloganıyla iktidara gelişi, hem devlet partisi CHP, hem onun çevresinde konuşlanmış Kemalist cumhuriyet elitleri, hem de geleneksel sol açısından “karşı devrim”di, gericilikti. Karşı devrimler ise gerektiğinde askerî müdahale ile engellenmeliydi. Kör topal Türkiye demokrasisinin yaklaşık her on yılda bir askerî darbelere, müdahalelere maruz kalmasının nedeni ve gerekçesi kendilerini Kemalist Cumhuriyet’in sahibi, koruyucu ve kollayıcısı, halkın terbiyecisi, kitlelerin çobanı olarak görenlerin Kemalist statükoyu sarsacak “karşı-devrim”i engelleme misyonlarıydı.

1925’ten beri yasaklı olan sosyalist sol’un konuşulmaya, örgütlenmeye başladığı 1960’lardan itibaren, sağcılık ve solculuk  (ilericilik- gericilik, devrimcilik-karşı devrimcilik nitelemeleriye birlikte) toplumu ve zihniyet dünyamızı ortasından bölen ana eksen oldu. Sağcı-solcu diyerek insanlar birbirlerini, devlet ise hem sağcıyı hem solcuyu öldürdü. Kutsallaştırılan kavramların anlamını, içeriğini neredeyse unuttuk; solculuğu ve ayrılmaz parçası saydığımız devrimciliği yafta veya rozet niyetine taşıdık yakalarımızda, kimliklerimizde. Sloganlarımızı, şablonlarımızı, ezberlerimizi tekrarlarken, taktığımız rozetlerin anlam yükünü ve içeriğini düşünmedik, sorgulamadık.

Sol neydi, ne oldu?

Sağ ve sol nitelemesinin, 1789 Fransız burjuva devriminde Ulusal Meclis’te başkanın sağında ve solunda oturan gruplardan geldiği bilinir. Sağ sıralarda oturanlar kralcılar, monarşistlerdi; solda ise cumhuriyetçiler, Jakobenler, radikal devrimciler yer almıştı. Başka bir deyişle, başkana göre sağda oturanlar düzenin onarılarak sürmesinden, statükodan yana olanlar, soldakiler ise statükonun yıkılmasından, düzenin değişmesinden yana olanlardı.
 Aradan geçen yaklaşık 225 yılda sol’a atfedilen değişimci-devrimci öz değişmedi. Ama tarihsel akış içinde yeni içerikler kazandı. 19. yüzyılın ikinci yarısında işçi sınıfının, Marksist ideolojinin, emek hareketlerinin tarih sahnesinde yerini almasıyla kapitalist sömürü düzenine karşı mücadele ister sosyal demokrat (reformcu) ister devrimci solun temel bileşeni oldu. Sonraki yüzyıllarda, değişen dünyanın yeni sorunları ve koşullarında insan hak ve özgürlükleri, ekolojik sorunlar, barış mücadelesi, kadın sorunu, halkların, etnisitelerin, azınlıkların hakları, her türlü ayrımcılıkla mücadele, bireyin özgürlüğü, vb. solun siyasal-ideolojik içeriğine dahil edildi. Dünya faşizm ve komünizm deneylerini yaşadı, dersler çıkardı. Ulus devletlerin kuruluş dönemlerinin asimilasyoncu, ırkçı- şoven resmî ideolojilerinin ürünü tek tipleştirici zihniyet ve uygulamaları 21. yüzyılda, devletlerin utançla özür diledikleri suçlar sayıldı, bu anlamda ulusalcılık (milliyetçi solculuk) sol tarihin çöplüğüne gönderildi.

Günümüzde solda olmak, en basit anlatımla: vahşi kapitalist çarkın doğayı, insanı, yaşamı sömürmesine karşı durmak; birey insanın ve toplumun her alanda özgürleşmesinden, her türlü baskı ve sömürüden kurtulmasından, hak ve özgürlüklerin muktedirlere ve devlete karşı korunmasından, kitlelerin özgür iradesi anlamında demokrasiden, sosyal adalet ve eşitlikten, dinsel-kültürel çoğulculuktan yana olmak demektir. En önemlisi: değişimi kavramak, geçmişe esir olmadan, nostljik ezberlerle yetinmeden solun ileriye bakan özünü korumaktır.

Solumuzu sağımızı neden şaşırdık?

Türkiye’de sol ve sağ kavramlarının anlam kaymasına uğradığını, cepheleşmeyi körükleyen içi boş klişelere, körlerin fil tarifi gibi, kim neresinden tutarsa öyle anlattığı bir garabete dönüştüğünü düşünüyorum. Bugünün sorunu değil, çoktan beri böyle ama CHP’nin son kurultayı siyasî- ideolojik anlamda sol’un bazı kesimlerce nasıl yanlış anlaşıldığının, nasıl çarpıtıldığının açık örneği oldu. Bunda sadece CHP’lilerin değil, sadece bu çarpıtmayı ustaca kullanarak solu kitlelerin gözünde itibarsızlaştırmaya çalışanların değil, klişelere teslim olan, dünyayı ve Türkiye’yi 70-80 yıl öncesinin kavram ve sloganlarıyla düşünen herkesin, hepimizin payı var.

CHP delegeleri ve tabanının bir bölümünün, özellikle ulusalcı olarak adlandırılan ve solculuğu kimselere bırakmayanların sollarını sağlarını şaşırmalarının başlıca nedeninin: sol’un özünü, anlamını yeni’ye aktaramamak, özellikle de 1923’te çakılıp kalmak olduğunu düşünüyorum.

1923’te Ulusal Kurtuluş Savaşı sürecinde  Türk ulus-devletinin inşası ve Kemalist Cumhuriyet’in kuruluşu kuşku yok eski düzenle radikal bir hesaplaşma, toplumsal-siyasal bir devrimdi. Sünnî Türk unsurlar üzerine kurulu asimilasyonist Türk milliyetçiliği; muasır medeniyete ulaşmanın yolunu yüzlerce yıllık tarihsel kültürel birikimden bütünüyle kopmakta gören Batıcılık, din’i devlet kontroluna tâbî kılan otoriter laiklik,  asker-sivil Cumhuriyet elitlerinin “terbiye edilip medenileştirilmesi gereken halk” kitleleri üzerindeki vesayeti, bugünden baktığımızda eksik, yanlış, başka türlüsü de mümkün görünse bile 1920’lerin, 30’ların dünya ve Türkiye koşullarında “devrimin gereği” sayılabilirdi. Ancak 2000’ler dünyasında o günlerin “umde”lerini, uygulamalarını, yöntemlerini savunmak, dönemin ideolojik kavramlarına mutlak doğrularak olarak sarılmak, lider kültünü ve ‘23 nostaljisini siyasete kalkan yapmak sol’un devrimci özünü inkâr etmektir.

Önemli bir başka nokta, Atatürkçülüğün solculuk sanılması, devletçiliğin sosyalizmle karıştırılmasıdır. Oysa Kemalist toplum projesi daha ilk adımda “muasır medeniyet”e giden yolda ekonomik model olarak devlet eliyle kapitalist kalkınma yolunu seçmiştir. 1923 İzmir İktisat Kongresi, piyanoda çalınan  “Haydi arkadaşlar şirket kuralım…” şarkıları arasında kapitalist sermaye birikiminin ve hususî (özel) teşebbüsün yol ve imkânlarını araştırır. Kıt kaynaklarla sermaye birikimi sağlamanın aracı olarak uygulamaya sokulan iktisadî devletçilik kapitalist yaratmaya yöneliktir. İşçi sınıfının, emekçilerin sermaye karşısında kendi hak ve çıkarlarını kormak için örgütlenme, sendikalaşma, greve başvurma, vb. haklarından söz bile edilmez. (Bu haklar 1960 sonrasında elde edilecektir) Zaten çok az sayıdaki sosyalistlerin, komünistlerin üzerindeki baskıların en yoğun olduğu yıllardır bunlar. Özetle, günümüzde ister reformcu ister devrimci solun olmazsa olmaz özü sayılan sermaye ve kapitalist sömürü karşıtlığı Atatürkçülüğün bileşeni değildir. CHP’nin yükselen sosyalist harekete karşı “ortanın solu”nda olduğunu ilan etmesi 1965, Ecevit’in sol sloganlarla seçim kazanması 1973’e tarihlenir.

Kemalist Cumhuriyet ideolojisinin, “halk için, gereğinde halka rağmen” anlayışında ifadesini bulan bir kalkınma-ilerleme projesi çizmiş olması bir başka sorundur. Bu anlayışa göre kitleler Cumhuriyet elitleri tarafından, proje doğrultusunda eğitilecek, ilerletilecek, muasır medeniyete ulaştırılacaktır. Kitlelerin inançlarına, geleneklerine, kültürlerine (toplumsal- ekonomik alt yapı hazır olmadan) “öğreten elitler” tarafından kimi zaman zorla müdahale, Kemalist devletle özdeleştirilen CHP ile halk kitleleri arasındaki uçurumu derinleştirmiştir. Elitizm, CHP’nin önde gelenlerinden bazılarının sandığı gibi sokakta çalışmamak, rakı sofralarında vakit geçirip halka “gitmemek (!)” değil, halkla birlikte, halktan öğrenerek onun hizasında yürüyememektir.

Darbecilik ve ulusalcılıkla sol olunmaz

Bugün CHP içinde (ve dışında); dinî inançlara devlet müdahalesi anlamında otoriter laikliği savunan, halkın inançlarına göre yaşamasını, grupsal (etnik) kimlik taleplerini engellemeye çalışan; örtünmeyi gericilik, açılmayı ilericilik sanan, demokratik  süreçleri vesayet ve darbe ile engellemeyi devrim sayan, vatandaşlığın Türkiyelilik üzerinden değil Türklük üzerinden tanımlanmasında ısrarcı olanlar; ulus devlet inşaı sürecinde devletin halklara karşı işlediği suçlarla yüzleşmeye direnenler, Kürt sorununun çözümünde AKP’nin gerisinde kalıp MHP çizgisinin ilerisine atılanlar, Hrant Dink ve arkadaşları yargılanırken adliyenin önünde Veli Küçük ve Ergenekoncularla birlikte pankart açıp Dink’in ölümünü hazırlayan anlı şalı CHP’liler tabii ki Mehmet Bekaroğlu’nun parti meclisine girişini partinin sağa açılması olarak göreceklerdir.

devamını okumak için tıklayınız



30 Ağustos 2014 Cumartesi

Bir badire olarak muktedirin uzattığı el - AHMET İNSEL 29/08/2014

Erdoğan'ın konuşması özellikle partisi ve yakın çevresi içinde bu iddiaları hatırlamaya devam edenlere yönelik açık bir tehditti. Demokratik ülkelerde yeni seçilmiş cumhurbaşkanının kendi partisi içindeki potansiyel ihanet yuvalarına işaret ederek işe başlayanın olduğunu zannetmiyorum.
Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçildiğini bildiren YSK kararı, bu kararın yayımlanması için ilgili kurumlara iletildiği 15 Ağustos’tan 13 gün sonra Resmi Gazete’nin mükerrer sayısında yayımlandı. Gayet ince bir ayarla, Erdoğan’ın parti genel başkanı olarak olağanüstü kongreyi açması ve atadığı halefinin resmen genel başkan seçilmesini izleyen saatlerde yapıldı bu işlem. Bu ince ayarı düşünenler ve uygulayanlar, ustalık döneminin bir yönetim başarısını daha gerçekleştirmiş olmanın neşesi içinde olabilirler. Ama bu yaptıkları kurnazlığın, 13 gün boyunca Erdoğan’ın parti genel başkanı olarak göreve devam etmesinin ne kadar sorunlu olduğunun en açık delili olduğunu da bilmelidirler. Eğer bu durum anayasa açısından sorunlu değildiyse, neden YSK kararının yayımlanmasını 13 gün bekletmek ihtiyacı duyuldu sorusuna aynı kurnaz zihinlerin ne yanıt üretilebileceğini insan merak etmiyor değil. Resmi Gazete’de iş yoğunluğu gerekçesini öne sürerek bizimle alenen alay etmeyeceklerini umarız. “Reis böyle uygun buldu” demek yegane doğru ve inandırıcı yanıt değil mi?
Erdoğan’ın genel başkanlığa veda konuşması, cumhurbaşkanı olarak seçilmiş bir kişinin konuşması değildi. Artık tüm frenleri boşalmış, kendi kararlarının yeni düzenin kural ve teamüllerini oluşturmasının gereğine ve doğruluğuna inanmış bir Reis’in konuşmasıydı. Aynı zamanda, çok büyük bir korkunun izlerini de taşıyordu bu özgüven patlaması görünümlü konuşma. İhanete yapılan bu denli güçlü vurgu, “bir yerlerden benim yuvamı yapacaklar” endişesinin dile vurmuş hali olarak da yorumlanabilir. 17 ve 25 Aralık operasyonlarında yakın çevresi ve belki kendisiyle ilgili rüşvet, yolsuzluk, irtikap, görevi kötüye kullanma suçlamalarının toplumsal hafızada unutulmadığının bilincinde olan birinin konuşmasıydı bu. Israrla “darbecilerin getirdikleri haberlere inananları bugün kimse hatırlamıyor” gibi ne demek istediği pek anlaşılmayan iddialarda bulunuyordu. Seçmen topluluğunun takriben yarısı bu iddiaları her gün hatırlıyor ve kısa zamanda unutacağa pek benzemiyor. Erdoğan için “kimse” en fazla seçmen topluluğunun yarısını mı içeriyor. Kaldı ki AKP seçmeni içinde de bu iddiaları hatırlamaya devam edenler var.
Erdoğan’ın konuşması özellikle partisi ve yakın çevresi içinde bu iddiaları hatırlamaya devam edenlere yönelik açık bir tehditti. “Unutulmaya namzet adaylar da yok değil ha. Onlar da vakti saati geldiğinde inanıyorum ki o çöplüğün içinde yerlerini alacaklardır” derken, yeni seçilmiş bir cumhurbaşkanının rahatlığı değildi sergilenen. Demokratik ülkelerde yeni seçilmiş cumhurbaşkanının kendi partisi içindeki potansiyel ihanet yuvalarına işaret ederek işe başlayanın olduğunu zannetmiyorum.
Daha ilk adımda Yargıtay Başkanlar Kurulu’na yönelik, “kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla” türünden hakaret sınırlarında dolaşan, ağır ithamlarda bulunması da, örneği pek bilinen bir davranış değil. Yargıtay daire başkanlarından oluşan bu kurulun Haşhaşi’lerden, meczuplardan emir alanlar olarak betimlenmesini Yargıtay üyeleri ve yargı camiası nasıl karşılar, bilmiyoruz. Ama yeni cumhurbaşkanının kendi arzuladığı yapılmayınca ileride ne tür tepkiler vereceğini, ne tür ithamlarda bulunacağını şimdiden görebiliyoruz.
Devamını okumak için Tıklayınız:


23 Ağustos 2014 Cumartesi

Laikçi muhafazakarlık "kadınlar plaj"ında... ORAL ÇALIŞLAR 23/08/2014

Antalya'da "Kadınlar Plajı"na gösterilen tepki, laik kesimin giderek kurtulduğunu düşündüğümüz bir anlayış kodunu yeniden hortlatıyor: "Kadınlar örtünmesinler, eğer örtünürlerse de evlerine kapansınlar."
Kadınlar denize girsinler mi, plajlardan yararlansınlar mı? Sorulması gereksiz gibi görünen bu soru birden ciddiyet kazandı.
Zira plajlar kenti Antalya'dan garip bir ses yükseliyor... “Kadınlar erkeklerle plaja giriyorlar ya, kadın plajı nereden çıktı...” diyenler var. Neden? diye sorarsanız cevap hazır: “Cinsiyet ayrımcılığı istemiyoruz...” 

Cinsiyet ayrımcılığı gerçekten pek köklü bir derdimiz. Bunu bize öğreten, farkındalık yaratmayı başaran kadınlar, cinsiyet ayrımcılığıyla mücadelenin bu olmadığını da pek güzel kavrattılar. 

Çok az sayıda kadınlara mahsus plaj var. Bir yenisi de Antalya'da açıldı. Bütün çalışanların da kadın olduğu bu plajdan, kadınlar ücretsiz olarak yararlanıyorlar. Plajın açılması, “karşı tepki”yi de beraberinde getirdi. “Kadınlar Plajı” uygulaması, 24 Ağustos Pazar günü, Antalya Halkevi üyesi kadınlar ve Akdeniz Üniversitesi Öğrenci Kolektifleri tarafından düzenlenecek piknikte protesto edilecek. Sarısu'daki piknik alanında toplanacak eylemciler, kadınlı-erkekli denize girecek. 

Kadınlar plajına gerek olmadığını vurgulayan Antalya Halkevi Başkanı Ayten Ceyhan, nedenlerini şöyle sıralıyor: "Antalya dünya kenti ve dünyanın dört bir yanından insanlar gelip denize girip çıkabiliyor. Kimse birbirinden rahatsız değildi. Buna neden ihtiyaç duyuldu, anlam verebilmiş değiliz." 

Bu tepkiyi gösteren ve kadınlara bir plaj açılmasını istemeyenlerin, “kadınları düşünerek” böyle yaklaştıkları tezi, ne kadar inandırıcı olabilir? Biliyoruz ki, Türkiye'deki kadınların önemli bir bölümü, en azından başörtüsü takarak örtünüyor. Bu kadınlar, başka erkekler önünde soyunmak, onlarla birlikte denize girmek istemiyor. Hatta örtünmeyen kadınların bazıları da, erkeklerden uzakta denize girmeyi tercih edebiliyor. 

Bu kadınların, kendi tercih ettikleri koşullarda denize girmeye hakları olmayacak mı? Bu soruyu hep birlikte cevaplayalım. Pek çok kadın, bu sebepten plaja giremiyorsa, bir çözüm üretmek gerekiyor. Herhalde ayrı plaj isteyenleri evlerine kovalayacak değiliz. 

ÖRTÜLÜ KADININ DRAMI
Lacivert Dergisi'nin Genel Yayın Yönetmeni Meryem İlayda Atlas, Kurtköy'de kendi yaşamakta olduğu, örtülü kadınların havuz deneyimini şöyle anlatıyor: “Son iki senedir Kurtköy'de yaşıyorum. İstanbul Büyükşehir Belediyesi buraya tam olimpik bir havuz yapmış. Havuzun üyelik ücreti 15 TL. Bu ücret karşılığında iki ay boyunca haftada iki saat havuzu kullanabiliyorsunuz. Tesis gıcır gıcır, havuz şahane...Hizmet götürdük, peki ya ilgi nasıl. Bir sene boyunca düzenli devam ettiğim havuzun sabah 8.30 seansında ortalama 45-50 kadın oluyor. Gençler o saatte okulda oldukları için çoğu ortayaş üstü...Katılımcılar bir hayli istekliler, hem doktorlar belli bir yaştan sonra bel ve boyun fıtıklarına yüzme veriyor, herkes halinden memnun.” 

Peki kadınlar yazın denize girmek istemez mi? İşte bu soruya da cevap arıyor Atlas: “Yine aynı sorun, nerede yüzeceksiniz? Bir yanda dindar kadının yüzme talebini beş yıldızlı otel adı altında fahiş fiyatlarla ve çok kötü hizmetlerle karşılamaya çalışan tesisler, diğer yanda taşlık, kayalık, dalgalı en kötü deniz kenarlarında yer bulabilmiş kadın plajları(...)Daha da kötüsü sahil şeridinin çok küçük bir kısmı kadınlara ayrılmıştır. Kocaman karma plaj bir yanda, kum tanesi başına sekiz çocuk düşen küçücük kumsal bir yanda...Her durumda erkeklerin havuzları, tesisleri, daha geniş ve daha ferahtır. (...)her ortamda-camilerde olduğu gibi-kadınların harekat alanları çok küçük bir mekanla sınırlandırılmıştır.” 

Meryem İlayda Atlas, muhafazakar kadınlar adına şu soruyu soruyor: “Peki ne yapalım, yüzmeyelim mi? (…) Türkiye'de kamusal alan, homojen ve seküler değerlerle belirleniyor, sosyolojiye göre değil(...) bu insanlar kamusal alanı evleri gibi görüyorlar. Kamusal alanda her yer açma talebine, 'hanelerine taciz edilmiş' gibi ağlamaklı oluyorlar, çare yok(...) Böyle bir plaj yapıldığında kapısına gelip utanç duvarı diye bağırıp, yazan, çizen meslektaşlarımın sesi de biraz çok çıkıyor olabilir...” 
devamını okumak için tıklayınız



 

21 Ağustos 2014 Perşembe

Elektronik casusluğun ürperten boyutları M. SERDAR KUZULOĞLU Radikal Hayat / 21/08/2014

Almanya'nın Türkiye'ye yönelik elektronik takibinin açığa çıkması diplomatik bir krizi tetikledi. Peki bugüne kadar içimizi rahat ettiren neydi?
Doksanlı yıllarda internetten tanışıp evlenenlerin haberlerini yapardık. Bugün internetin bir yerinden dokunmadığı evlilik; hatta ilişki var mıdır bilmiyorum. İnternet yüzünden boşananların haberleri bile fazlasıyla sıradan artık.
Doymak bilmez bir iştahla içinde yüzdüğümüz bu elektronik denizin paralel evren olduğu dönem hissettirmeden son buldu. Milyonlar için ekranlardaki bu hayat gerçeğin ta kendisi. 
Biz kullanıcıların içini dolduran heves ve heyecanın misliyle fazlasını pek de akla gelmeyen bir zümrenin yaşadığını Edward Snowden adlı Amerikalı bir sistem yöneticisinden öğrendik.
GEÇEN YAZ NE YAPTIĞINI BİLİYORUM
ABD’nin yurtdışı istihbaratını yürüten kurum NSA’in altın çocuklarından Snowden’ın vicdanı içinde çalıştığı kozmik derecede gizli projenin yükünü taşıyamayınca yıllar boyu bir komplo teorisi olarak dilden dile dolaşan iddianın gerçekliği anlaşıldı: ABD (neredeyse) herkesi, her ortamda -yasadışı yöntemleri de kullanarak- takip ediyor.
Snowden dünya istihbarat tarihinin en büyük ihbarının bedelini güç bela sığındığı Rusya’daki sürgün hayatıyla ödüyor. Akıbeti belirsiz.
Anavatanında devlet bilgilerini çalma, casusluk yapma ve ulusal güvenliği ilgilendiren belgeleri sızdırma suçlamasıyla en az 10 yıl hapis istemiyle -gıyaben- yargılıyor. Ülkesine dönüp mahkemeye katılmama gerekçesi casusluk davalarının halka kapalı,
savunma imkanı vermeyen ve jürisiz görülmesi.
ABD ise suikast seçeneği dahil bütün yöntemleri kullanarak sürek avına devam ediyor.
devamı için tıklayınız

7 Temmuz 2014 Pazartesi

Benim hırsızım iyidir! - Ergun Babahan

‘‘Kendine Müslüman’’ sözü boşuna söylenmemiş bu topraklarda. İnancın da, ideolojinin de para ve önemli olmak uğruna bir kenara atılabildiği bir coğrafyada yaşıyoruz. Bizden olanların yaptıklarına göz yumuyor, karşı olduklarımızın hatalarının üzerine gidiyoruz.
Gerçek bir demokrasi ve hukuk devleti olmak istiyorsak, gerçek demokrasiyi sağlayacak oyun kurallarına göre inşa etmek zorundayız.
Evet, bugün AKP yolsuzluk iddiaları, 3 dönem üst üste seçilmenin vermiş olduğu yıpranma, hukuku işine geldiği biçimde yorumlama, hatta doğrudan müdahale etme gibi nedenlerle ciddi şekilde yıpranmış durumda.
Yüksek faiz, yüksek kur sarmalına giren iktidar, Kemal Derviş’ten bu yana ülkeyi değiştirecek tek bir ciddi ekonomik reforma imza atmamanın bedelini ödüyor. Kuralları istediği gibi eğip bükeceğine inanıyor ve bugün için bunu yapıyor.
AKP’ye karşı olanlar Erdoğan ve ekibinin iktidardan gitmesiyle her şeyin güllük gülistanlık olacağına inanıyor ve bütün çabasını buna odaklıyor. Elbette, yolsuzluğa bulaşanların üzerine gitmek, yetim hakkı yiyenlerden hesap sormak bir gereklilik. Ama esas olan, sivrisinekleri öldürmek değil, bataklığı kurutmak olmalı.
Bu ise ucuz sloganların dışında köklü bir değişimi, bunun için de zorlu bir mücadele dönemini gerektiriyor.
AKP, Çiller-Yılmaz döneminin yolsuzluk iddialarının doruğa çıktığı bir dönemin arkasından iktidara geldi. Kamu makamlarının bile parayla satıldığı, ailelerin ve yakınlarının inanılmaz servetlere sahip olduğu bir dönemdi. Medya, yağmanın bir ayağı olarak ciddi bir suç ortağıydı. Bugün olduğu gibi…
Merkez sağın ülkeyi soymasından yorulan halk ve küresel sistem, sonunda bu oyuncuların tamamını devre dışı bıraktı. O dönemin aktörleri bugün insan içine çıkamayan, çıksa da itibar görmeyen bir konumda.
Ama sonuç ne?
Çalanın yanına kar kaldı…
O dönemin zenginlerinin bir kısmı bugün AKP’ye ahlak dersi veriyor.
ANAP-DYP dönemine öfkenin kaçınılmaz sonucuydu AKP. Sadece dürüstlük sözü vermedi, Avrupa Birliği üyeliği ile dünya sistemine entegrasyon sözü de verdi. Avrupa Birliği üyeliği sadece insan hakları standartının yükselmesinden ibaret değildi, Türkiye’nin şeffaf bir demokrasi haline gelmesi hedefi de vardı.
Lenin ve arkadaşları da Rusya’da Bolşevik Devrimi kendileri ve kadrolarını zenginleştirmek için yapmamıştı. Geleceğe yönelik hayalleri vardı. Ancak uzun iktidar dönemi hayalleri sloganlardan ibaret hale getirdi ve emekçi sınıfı sömüren bir bürokratik sınıf ortaya çıkardı. Sovyetler Birliği, Nomenklatura’nın dışındaki kesimlerin var olmasına, sisteme dahil olmasına izin vermediği için çöktü.
Daren Acemoğlu’nun James Robenson ile ortaklaşa yazdığı‘‘Why Nations Fail’’ adlı çalışması aslında sistemlerin nasıl çöktüğünü örnekleriyle anlatıyor.
Bu çalışmayı biraz daraltıp siyasi iktidarlara uyguladığımızda da aynı sonuçla karşılaşıyoruz. İktidarlar, zenginleşmeyi dar bir kadroya hasrettiğinde çürümeye başlıyor, ve bunun sonucunda toplumsal tabanlarını kaybediyor ve kaçınılmaz olarak sahneden çekiliyor.
Demokrasinin faydası da bu. Sorunu, ülkenin çökme noktasına vardırmadan, iktidarları çökertip değiştirerek nihai sonu öteleyebilmesi. Ancak demokrasinin bu kuralının sağlıklı işleyebilmesi için ülkenin gerçek demokrasi ve hukuk devleti olması gerekiyor.
Biz ise sadece hırsız olduklarına inandıklarına inandıklarımız gönderip yerine yeni hırsızlar koymakla işi idare etmeye çalışıyoruz. Sorunun temeline inme enerjimiz olmadığı gibi, sorunu bu şekilde sürdürmek toplumun çoğunluğunun işine geliyor.
Bu ülke göçlerle hızla kentleşirken Hazine arazilerine gecekondu yaparak soygundan pay alanlar daha sonra konutunu yasadışı büyüterek, vergisini kaçırarak sistemden yararlanmayı sürdürdü.
Ülkenin trafiğinin işleyişine bakmakla bile, toplumun ahlak yapısı hakkında bilgi vermek açısından önemli. Herkesin, işine geldiğinde trafik kurallarını çiğneme, ters yola girme, yasak yere park etme hakkını kendinde gördüğü bir toplumuz. Kuralları çiğneyen bireyler, kamudaki yolsuzluk operasyonları kendi cebine doğrudan dokunmadığı sürece rahatsızlık duymuyor.
Kimilerinin milyarlar kimilerinin binlerle ifade edilen çıkarlar sağladığı bir yolsuzluk düzeni hakim aslında bu ülkede. Yargısından siyasetine kadar uzanan bir ahlak anlayışı bu. ‘‘Bal tutan parmağını yalar’’ sözüyle özetlenen bir yaklaşım.
Osmanlı’nın yağmaya dayanan sisteminden gelen, çalışma ve başarıdan çok zenginliği öne çıkaran bir ahlak anlayışının kaçınılmaz sonucu.
Yolsuzluklardan hesap sorma iddiasıyla yola çıkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun yakın çevresi bile yolsuzluklarının hesabını vermemiş kimi isimlerden oluşuyor.
Sorun sadece hukuk ve kuraldan ibaret değil. Ahlak anlayışını sıfırlamak, yeni baştan üretmek gerekiyor. Zenginleşmenin ana kaynağının devlet olduğu bir toplumda ise ahlak kurallarını sıfırdan yazmak mümkün olmuyor.
Ne günde 5 vakit namaz kılmak, ne de meydanlarda ‘‘Mustafa Kemal’in askerleriyiz’’ diye bağırmak yeni bir siyaset ve ahlak anlayışı geliştirmeye yetmiyor. Yolumuz çok uzun. 2023’te İtalya’nın bugün gelmiş olduğu noktada olsak bile iyidir anlayacağınız.


6 Temmuz 2014 Pazar

‘Sol’ ve Din - Murat Belge

Taraf’tan Tuğba Tekerek Binnaz Toprak’la uzunca bir söyleşi yapmış. Konu Ekmeleddin İhsanoğlu; İhsanoğlu’nun CHP tarafından cumhurbaşkanlığına aday gösterilmesi. Bunlar konuşulunca söz doğal olarak “din” ve “sol” ilişkisine de geliyor.

Ekmeleddin İhsanoğlu ile tanışıklığımız vardır. Onu ben de gayet medenî, olumlu bir insan olarak bilirim. “Solcu”luğu yoktur; ama öyle gözü kara “sol düşmanı” bir kişi değildir. Çalışkan ve bilgili bir “akademik” olarak, yargıları da nesneldir.

Ekmeleddin Bey’i aday göstermekle CHP yönetiminin neyi hedeflediğini tahmin etmek güç bir şey değil: AKP’nin göstereceği aday (Erdoğan veya bir başkası) karşısında, normal olarak AKP’ye oy verecek seçmenlerden de oy alabilecek birini çıkarmak. Bu bence isabetli bir strateji. Öte yandan, Ekmeleddin Bey’in “dezavantaj”ı, pratik siyasette hemen hemen hiç tanınmayan biri olması. Umarım bu “cumhurbaşkanlığı yarışı” iki farklı siyasî anlayışın mücadelesi olarak kalır ve “kim daha dindar ve muhafazakâr” yarışına dönüşmez.

Ama bu yarışın muhtemel sonuçları üstüne tahminde bulunmaktan önce, genel konu, yani “sol siyaset” ve “din” ilişkisi üstüne birkaç şey söylemek istiyorum.

Berlin Duvarı ile dünyanın değişmesinden önceki yıllardaydı; Fransız Komünist Partisi yanılmıyorsam bir “tüzük değişikliği” yapmış, partiye üye olmak için “diyalektik materyalizm”i benimsemiş olmak kuralını kaldırmıştı.

Ne anlama geliyor bu?

Komünist skolastisizm içinde, partiye üye olmak için “ateist” olma koşulunu iptal ediyor. Dinî inancı olan biri olarak da FKP üyesi olabilirsiniz.

Böyle bir karar verildiğine göre, ortalıkta böyle insanlar da vardı herhalde. Hiç değilse, böyle insanların olabileceği umudu ya da beklentisi vardı.

FKP dünyanın en katı KP’lerinden biri olduğu için de ilginçti karar.
 devamı için tıklayınız

http://www.taraf.com.tr/yazilar/murat-belge/sol-ve-din/30124/

Anti AKP hayalleri-ETYEN MAHÇUPYAN

İnsan zekasının kişinin içinde bulunduğu ortamla ters orantılı bir ilişkisi var. Özgür davranışın teşvik edildiği durumlarda her yaştan insanın daha yaratıcı olduğu, farklı fikirleri duymaya ve anlamaya daha eğilimli olduklarını gösteren sayısız çalışma var. Dolayısıyla bunun tersinin de doğru olması beklenir ve nitekim o yönde de çok kanıt bulunuyor. Özgürlük alanı daraldıkça zihinsel beceri ve sosyal adaptasyon kapasitesi düşüyor. Öte yandan psikolojik açıdan özgürlüğün daralması birçok kişi için bir çaresizlik ve tıkanma duygusuna teslim olmayı ifade ediyor. 
Bu bilimsel bulgular bugünlerde Türkiye’de de ilginç bir sınanma şansı buluyor. AKP karşıtlarının çaresizliği anlaşılan öylesine derin bir sıkışma yaratmış ki, İhsanoğlu’nun gerçekten de siyasi dengeleri değiştirebilecek bir aday olduğunu, CHP’nin nihayet siyaset yaptığını, iktidarın paniğe kapıldığını vs yazabiliyorlar. Bu bariz akılsızlık halini psikolojik unsurlar dışında açıklamak ihtimali pek yok. İhsanoğlu’nun adaylığı muhalefetin çaresizliğiydi… Aynı çaresizlik AKP karşıtı aydınları da içine alıp bir hayal ülkesine taşımış gözüküyor. 
Bilindiği gibi aydınlarımız aritmetiksel çözümlemelere saygı duyarlar. Biz de meseleye o açıdan bakalım… Kamuoyu yoklamaları AKP oyunun bir alt ve üst sınır arasında oynadığını ortaya koymakta. Bu tarihsel momentte oyların 18 milyondan daha aşağı inmesi mümkün değil. Buna karşılık AKP’nin alabileceği en fazla oy, Almanya seçmeninin de katkısı düşünüldüğünde azami 24 milyon. Aradaki boşluk siyasi konjonktürle ve esas olarak iktidar partisinin kendi performansıyla belirleniyor. Örneğin yolsuzlukların ortaya çıkması oyu düşürürken, demokratik hamleler ve hükümetin devlete hakim olduğu kanaatinin pekişmesi halktan alınan desteği artırıyor. Öte yandan toplam seçmen sayısı kabaca 50 milyon ve her halükarda alınacak oyun yüzde kaça tekabül edeceği ise doğal olarak seçimlere katılım oranına bağlı. Söz konusu oranın da pratikte var olan yelpazeyi biraz genişleterek yüzde 60 ila 90 arasında olduğunu söylemek mümkün. 
Böylece AKP’nin teorik olarak alabileceği oy oranını kabaca hesaplayabiliriz. Burada deneyimden ve AKP’nin parti yapısından hareketle şu varsayımda bulunabiliriz: AKP seçmeninin sandığa gitmeme eğilimi, genel ortalamanın altındadır. Diğer bir deyişle seçimlere katılım düştüğünde, sandığa gitmeyenler büyük çapta muhalefet seçmenidir. Gerçek rakamları hesaplamak bir dizi varsayımı daha gerektirdiği için fazla uğraşmayalım ve seçmen katılımı azaldığında bu kişilerin üçte birinin AKP’li olduğunu düşünelim. 
Seçime katılım yüzde 90 olduğunda ve konjonktür AKP aleyhine ise bu partinin alacağı oy toplam 45 milyonun 18’i, yani kabaca yüzde 40 olacaktır. Bu AKP’nin en kötü koşullarda alacağı asgari oy… Buna karşılık katılım yüzde 60’a indiğinde yaklaşık 15 milyon seçmen sandığa gitmeyecek ve bunun da en fazla 5 milyonu AKP’li olacak. Eğer konjonktür hükümet aleyhine ise AKP oyu toplam 30 milyonun 14’ü olacağı için kabaca yüzde 40 oy değişmeyecek. Ama eğer konjonktür iktidarı destekliyorsa bu parti toplam 30’un 19’unu alacaktır ve bu da yüzde 57 demektir. Nihayet hem yüksek katılım hem de iktidar açısından olumlu bir ortam varsa AKP oyu yüzde 53 civarında beklenmelidir. 
devamını okumak için tıklayınız




http://www.aksam.com.tr/yazarlar/etyen-mahcupyan/anti-akp-hayalleri-c2/haber-320237

İhsan Eliaçık: Namaz Beş Vakittir Diye Bir Şey Yok

Gezi Parkı’nda kılınan Cuma namazlarında imamlık yapan ve olaylar sırasındaki çıkışlarıyla dikkat çeken Antikapitalist Müslümanlar grubunun lideri İhsan Eliaçık, Bana Dinden Bahset programında Salat kavramına ve Kur'an'da sadece üç vakitten bahsedildiğine değinerek "Namaz beş vakittir diye bir şey yok." açıklamasında bulundu.
"KILDIĞINIZ NAMAZ SİZİ KURTARMAZ"
Eliaçık, yaptığı açıklamalarında, "Namaz beş vakittir diye bir şey yok. En az iki en fazla yedi vakit arasında istediğiniz kadar kılabilirsiniz. Ama şunu unutmayın; kıldığınız namazlar sizi kurtarmaz" ifadelerini vurguladı.
devamını okumak için tıklayınız