Cemaat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cemaat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Kasım 2014 Çarşamba

Çözümsüz çözüm projeleri - Altan Tan 19 Kasım 2014

1071yılında Hıristiyan Bizanslılarla Müslüman Selçuklular arasındaki Malazgirt Savaşı’nda Türk Selçuklu Sultanı Alparslan’ı onbin askerle destekleyen Kürt Mervanilerden bu yana Türk-Kürt ilişkilerinin tarihi bin yıla yaklaşıyor.

Yaklaşık bin yıllık bu birlikteliğin tamamen sorunsuz ve güllük gülistanlık geçtiği söylenemez.

Ancak tıpki ailelerde olduğu gibi acı-tatlı, mutlu-mutsuz, bazen tartışmalı bazen kavgalı günler olmakla birlikte bu birlikteliğin; halklar-toplumlar arasında tarihin kaydettiği en uzun ve en kaynaşmış örneklerinden biri olduğu söylenebilir.

Kürt Mervani Hükümetinin bizzat destek oldukları Selçuklularca kısa bir müddet sonra ortadan kaldırılması, Çaldıran Savaşı’nda 25 Sünni Kürt Beyliğine özerklik verilirken binlerce Alevi Kürdün öldürülmesi, sağ kalan Alevilerin ise toplumsal hayatın dışına ürülmesi, 1839 Tanzimat Fermanı sonrası Osmanlı Modernleşmesi doğrultusunda merkezi hükümet modeline geçilmesi ile birlikte 1514 Çaldıran Savaşı sonrası Osmanlı Sultanı Yavuz Sultan Selim ile Kürdistan Beyleri arasında imzalanan özerklik anlaşmasının bozularak Kürt Beylerinin ortadan kaldırılması tarihi Türk-Kürt ilişkilerinin önemli kırılma noktalarıdır.

Bütün bunlara rağmen 1071’den, İttihatçıların iktidarı gaspettikleri 1909 yılına kadar geçen sürenin Kürtler açısından tek taraflı olarak yakıcı, yıkıcı, toplumsal yapıyı alt üst edici, inkarcı ve asimilasyoncu olduğu iddia edilemez.

Kürt Sorununun modern zamanların bir sorunu olarak ortaya çıktığı 20. Yüzyılın başlarından günümüze kadar 3 ana çözüm projesi uygulandı denilebilir.

İttihatçı Kemalist model


1909’da İttihat ve Terakki’nin başlattığı ve 1918 ile 1924 yılları arası (Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyetin kuruluş dönemi) hariç 2000’li yılların başına kadar uygulanan İnkar-baskı ve asimilasyon dönemi.

Bu dönemi uzun uzadıya anlatmaya gerek yok. Şeyh Said Kıyamı, Ağrı, Zilan, Dersim İsyanları, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 darbeleri ile 1990 yıllarının binlerce köy boşaltılması, faili meçhul cinayetler milyonlarca Kürdün göç ettirilmesi… herkesin bildiği tarihi gerçekler.

Bu projeyi kısaca "İsyancı Kürtleri yok etme, sağ kalan Kürtleri ise Türkleştirme" projesi olarak ifade edebiliriz.

Gülen cemaatinin Kürt çözümü

Gülen Cemaati’nin 2007-2008 yıllarında şekillenmeye başlayan önce Bolu Abant’ta sonrasında ise Erbil’de yapılan toplantılarla somutlaşan Kürt Projesi.

Abant’ta ve Erbil’de düzenlenen toplantıların sonuç bildirgelerinde Kürtçe anadilde eğitim dahil AKP’nin çok ilerisinde birçok hak kabul edilerek kamuoyuna deklare edildi.

Ancak bu çözümün önünde en büyük engel olarak PKK görüldü ve 2009 Mart ayındaki yerel seçimlerden hemen sonra AKP Hükümeti de ikna edilerek KCK operasyonları başladı.

Bu doğrultuda PKK, KCK, BDP mensupları ile bunlara sempatizan sivil toplum kuruluşları ile neredeyse bunlara ‘selam verenler’ bile tutuklanmaya başlandı. 10 bine yakın Kürt cezaevine konuldu, bir o kadarı tutuksuz yargılanmaya başlandı.

Oslo süreci başta olmak üzere PKK’yi muhatap olarak alan her türlü ilişki (görüşme-diyalog-müzakere) PKK’yi büyütme ve güçlendirme olarak görülerek karşı çıkıldı, bozulmaya çalışıldı.

‘Dağdaki PKK’liyi yok etme, şehirdekini ise diskalifiye etme’ esasına dayalı bu "PKK’siz çözüm" süreci yaklaşık 4 yıl sürdü.

Bu süre zarfında Kürtlerin demokratik haklarının tanınması ile ilgili AKP Hükümeti üzerinde ciddi bir baskı da oluşturulmadı. 2010 yılındaki ‘Yetmez Ama Evet’ referandumu ile toplum oyalandı.

Bu projeyi de “Türklüğün emrinde ve kontrolünde, PKK’siz bir Kürtlük” olarak özetleyebiliriz.

AKP’nin çözüm süreci

Oslo süreci ile başlayan, 14 Temmuz 2011 Silvan Olayı ile kesintiye uğrayan; sonrasında ise 26 Eylül 2012 tarihinde Abdullah Öcalan’ın Tayyip Erdoğan’a yazdığı mektup ile tekrar başlayan ve halen de sürdürülmekte olan ve direkt olarak PKK’yi Abdullah Öcalan’ı muhatap alan çözüm süreci.

AKP’nin bu politikası ise başlıca iki ana noktada eleştirilmektedir.

1- AKP’nin çözüm projesine en büyük eleştiri PKK’nin dışındaki laik-seküler, sol, sosyalist, liberal, milliyetçi… Kürt siyasetçiler ile İslamcılar’dan (Kürt-Türk) gelmektedir.

Bu çevreler AKP’yi, çözüm sürecinde PKK’yi tek muhatap olarak almakla; Kürtleri ve Kürdistan’ı PKK’ye terk etmekle suçlamakta, PKK’nin gerek Türkiye’de gerekse Rojava’da ortaya koyduğu pratikle kendinden veya kendi kontrolünde olmayan hiç kimseye hayat hakkı tanımadığını; eleştirilerine gerekçe olarak göstermektedir.

Eleştirilerde Kürtlerin temel haklarının tanınmasının hiçbir pazarlığa gerek kalmadan sağlanması gerektiği belirtilmekte; PKK’nin dağdan inerek/indirilerek ovada siyaset yapmasının/yapabilmesinin sağlanmasının ise ayrı bir konu olduğunun altı çizilmekte; bu iki işin birbirine karıştırılmadan eş zamanlı olarak da yapılabileceği/yapılması gerektiği ileri sürülmektedir.

2- AKP’nin çözümden öncelikli olarak anladığı Kürtlerin ana dilde eğitiminden, Kürtçe’nin kamusal alanda 2. Resmi dil olarak kullanılması ve köy, kasaba, şehir adlarının iadesine kadar olan insani, vicdani, İslami… haklarının tanınması değil, PKK’nin silah bırakarak dağdan inmesi/indirilmesidir.

AKP esas olarak köklü ve kalıcı bir demokratikleşme ile sorunu temelden çözüme kavuşturmak yerine ‘tabutların gelmemesi’ olarak ifade edilen güvenlik esaslı bir politika yürütmekte ve hayati önemi haiz üç seçimi (Mart 2014 Genel Seçimleri, 10 Ağustos 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimi ve 2015 Milletvekili seçimi) ‘kazasız-belasız’ atlatmaya çalışmaktadır. (Nitekim yerel seçimler ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri atlatıldı.)

AKP’nin politikası Kürtleri, (aynı zamanda seküler hayat tarzını sürdüren endişeli laikleri, Alevileri, dindarları, Hıristiyanları…) oyalamak, sürecin içini boşaltarak talepleri ötelemek ve bu şekilde iktidarını sürdürmek/sürdürebilmektir.

Son dönemde Kürdistan Federe Bölgesi’nde Barzani ile geliştirilen ilişkilerin de ise Türkiye dışındaki Kürtlerle ciddi ve samimi ilişkiler geliştirmek yerine Türkiye’nin yıllık 70-80 milyar Dolarlık enerji açığının kapatılması ve Barzani Ailesi üzerinden Kürdistan’daki milyar dolarlık ihaleler ve petrol ticareti ön plana çıkmaktadır.
...
devamını okumak için tıklayınız






1 Kasım 2014 Cumartesi

Gülerce: Hükümet Hizmet Hareketi'ni bitirmek için savaş açtı, cemaatın savaşı kazanma şansı yok, dağılır!

Hüseyin Gülerce bu görüşlerini, Hürriyet gazetesi yazarı Ahmet Hakan'a açıkladı. Hakan'ın "Cemaat, devleti ele geçirmek istedi" başlığıyla yayımlanan (1 Kasım 2014) söyleşisi şöyle:

Cemaat, devleti ele geçirmek istedi


Ne oldu da Hizmet'i bırakma noktasına geldiniz?

İlk sarsıntıyı '7 Şubat Krizi'nde geçirdim. Savcıların MİT Müsteşarı Hakan Fidan'ı ifadeye çağırması olayı... Savcıların ifadeye çağırması sarsmadı beni. Devletin savcıları, millet adına bir şey görmüşlerdir, ifadeye çağırmışlardır. Burada bir şey yok. Sarsıntıyı ertesi gün Zaman gazetesini alınca geçirdim. Gazete bu haberi "Savcılar bugüne kadar hep haklı çıktı" diye veriyordu. Bu haber, bu şekilde Hocaefendi'den habersiz verilemez. İşleyişi biliyorum. Hocaefendi, Hizmet Hareketi'nin nabzını kılcal damarlarına kadar tutan bir insan.(abç) Bu başlığı mutlaka görmüştür ya da haberdar edilmiştir.

O haberin o şekilde verilmesinin anlamı neydi? Neden sizde sarsıntıya yol açtı?

Hocaefendi'nin çizgisi belliydi. Hangi hükümet olursa olsun hep destek olmuş, saygılı davranmıştır. Oysa MİT Müsteşarı'nın ifadeye çağrılmasına destek vermek, "Savcılar hep haklı çıktı" diye haber yaptırmak, hükümete resmen savaş ilan etmekti.

Bu konuyu konuşmadınız mı Cemaat'ten arkadaşlarınızla?

Üç gün sonra Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nda bir toplantıdaydık. Zaman gazetesinden Abdülhamit Bilici Bey de vardı toplantıda. Ben orada "Savcılar daima haklı çıkıyor" diye başlık atmanın yanlış olduğunu söyledim. Gerekçelerimi anlattım. "Bu başlık Hizmet'e zarar veriyor" dedim. İkna edici bir şey söylemediler. Savunma bile yapmadılar. Ben o zaman o haberin arkasında Hocaefendi'nin olduğunu anladım.

Ama buna rağmen Cemaat'ten kopmadınız.

Kopmadım ama sarsıntı geçirdim. İkinci sarsıntım Gezi'den sonra Zaman'da Başbakan Erdoğan'a yönelik hakaretlerin başlamasıyla gerçekleşti. İhsan Dağı, Mümtaz'er Türköne, Ahmet Turan Alkan gibi Hizmet'in içinden yetişmemiş arkadaşlar, eleştirinin de ötesine geçen yazılar yazmaya başladı. Bunların da Hocaefendi'den habersiz bir şekilde yayınlanması mümkün değildi.

Sizin açınızdan kopuş nerede başladı?

25 Aralık'taki olayı görünce "Hizmet Hareketi, hükümete topyekûn savaş açmış" dedim.

Nasıl yorumladınız bu "topyekûn harekete geçme" olayını?

Bir savaşa girerken dost kuvvetler, düşman kuvvetler analizi yapılır. Gücünüz yeter mi böyle bir şeye? Buna bakılır. Baktılar ve güçlerinin yeteceğini düşündüler. Kendilerine güvendiler. "Erdoğan gitsin, AK Parti kalsın" planı çerçevesinde hareket ettiler. Erdoğan gittikten sonra AK Parti Meclis Grubu'ndan "Hizmet tandanslı" bir hükümetin çıkabileceğini umdular. Siyaseti bilen bir insan olarak bana bunu sorsalardı, asla böyle bir şeyin olmayacağını söylerdim.

Cemaat sizce devleti ele geçirmek mi istiyordu?

Yönetime hâkim olmak istediler. Neden? Çünkü Türkiye için en iyisini, en güzelini kendilerinin yaptıklarına inanıyorlar. Diyorlar ki: Bizim yöntemimiz tek yöntem, dünyaya açılıyoruz, her şeyin en iyisi burada ve bunu engellemek ihanet... "Böyle güzel ve yararlı bir şeyi engellemeye çalışıyor AK Parti, bu nedenle ihanet ediyor" diye düşünüyorlar.

Hizmet'in kazanma şansı yok bitecek


Cemaat'i bitirecek mi hükümet?

Böyle söyleyince Hizmet'in içindekiler "Hizmet bitmez" diyorlar. Çoğu şu anda ne olup bittiğini bilmiyorlar tabii.

Peki, ne olup bitiyor?

Hükümet şu anda Hizmet Hareketi'ni bitirmek için tüm cephelerde çok ciddi savaş veriyor.

Kazanma şansı yok mu Cemaat'in?

Bana göre yok. Ama Cemaat'teki arkadaşlar, kendi davalarının en doğru olduğunu düşünüyorlar. "Peygamberlerin yolundan gidiyoruz" diyorlar. "Hz. İbrahim ateşe atılınca pes etti mi" diyorlar. "Hz. Musa firavuna pes etti mi" diyorlar. Mesela Zaman yazarı Ali Ünal Bey, Bülent Arınç'a cevap verirken "Müminler münafıklardan özür dilemez" diye yazdı. İnanç planında Hizmet'e bir şey olmayacağını düşünüyorlar. Oysa Hizmet Hareketi'nin karşısına kocaman bir dağ çıktı. Onlar hâlâ küçücük bir tümsekle karşı karşıya olduklarını düşünüyorlar. "Bizim otobüsümüzün altı bile değmez, devam edelim, bu tümseği geçeceğiz" diyorlar.

Sizce ne olur? Dağılır mı Cemaat?

 
http://zonimg.com/diger_resimler/2014/11/01/2014-11-01_11-02-90551.png
yazının fotoğrafı


 



30 Ağustos 2014 Cumartesi

Bir badire olarak muktedirin uzattığı el - AHMET İNSEL 29/08/2014

Erdoğan'ın konuşması özellikle partisi ve yakın çevresi içinde bu iddiaları hatırlamaya devam edenlere yönelik açık bir tehditti. Demokratik ülkelerde yeni seçilmiş cumhurbaşkanının kendi partisi içindeki potansiyel ihanet yuvalarına işaret ederek işe başlayanın olduğunu zannetmiyorum.
Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçildiğini bildiren YSK kararı, bu kararın yayımlanması için ilgili kurumlara iletildiği 15 Ağustos’tan 13 gün sonra Resmi Gazete’nin mükerrer sayısında yayımlandı. Gayet ince bir ayarla, Erdoğan’ın parti genel başkanı olarak olağanüstü kongreyi açması ve atadığı halefinin resmen genel başkan seçilmesini izleyen saatlerde yapıldı bu işlem. Bu ince ayarı düşünenler ve uygulayanlar, ustalık döneminin bir yönetim başarısını daha gerçekleştirmiş olmanın neşesi içinde olabilirler. Ama bu yaptıkları kurnazlığın, 13 gün boyunca Erdoğan’ın parti genel başkanı olarak göreve devam etmesinin ne kadar sorunlu olduğunun en açık delili olduğunu da bilmelidirler. Eğer bu durum anayasa açısından sorunlu değildiyse, neden YSK kararının yayımlanmasını 13 gün bekletmek ihtiyacı duyuldu sorusuna aynı kurnaz zihinlerin ne yanıt üretilebileceğini insan merak etmiyor değil. Resmi Gazete’de iş yoğunluğu gerekçesini öne sürerek bizimle alenen alay etmeyeceklerini umarız. “Reis böyle uygun buldu” demek yegane doğru ve inandırıcı yanıt değil mi?
Erdoğan’ın genel başkanlığa veda konuşması, cumhurbaşkanı olarak seçilmiş bir kişinin konuşması değildi. Artık tüm frenleri boşalmış, kendi kararlarının yeni düzenin kural ve teamüllerini oluşturmasının gereğine ve doğruluğuna inanmış bir Reis’in konuşmasıydı. Aynı zamanda, çok büyük bir korkunun izlerini de taşıyordu bu özgüven patlaması görünümlü konuşma. İhanete yapılan bu denli güçlü vurgu, “bir yerlerden benim yuvamı yapacaklar” endişesinin dile vurmuş hali olarak da yorumlanabilir. 17 ve 25 Aralık operasyonlarında yakın çevresi ve belki kendisiyle ilgili rüşvet, yolsuzluk, irtikap, görevi kötüye kullanma suçlamalarının toplumsal hafızada unutulmadığının bilincinde olan birinin konuşmasıydı bu. Israrla “darbecilerin getirdikleri haberlere inananları bugün kimse hatırlamıyor” gibi ne demek istediği pek anlaşılmayan iddialarda bulunuyordu. Seçmen topluluğunun takriben yarısı bu iddiaları her gün hatırlıyor ve kısa zamanda unutacağa pek benzemiyor. Erdoğan için “kimse” en fazla seçmen topluluğunun yarısını mı içeriyor. Kaldı ki AKP seçmeni içinde de bu iddiaları hatırlamaya devam edenler var.
Erdoğan’ın konuşması özellikle partisi ve yakın çevresi içinde bu iddiaları hatırlamaya devam edenlere yönelik açık bir tehditti. “Unutulmaya namzet adaylar da yok değil ha. Onlar da vakti saati geldiğinde inanıyorum ki o çöplüğün içinde yerlerini alacaklardır” derken, yeni seçilmiş bir cumhurbaşkanının rahatlığı değildi sergilenen. Demokratik ülkelerde yeni seçilmiş cumhurbaşkanının kendi partisi içindeki potansiyel ihanet yuvalarına işaret ederek işe başlayanın olduğunu zannetmiyorum.
Daha ilk adımda Yargıtay Başkanlar Kurulu’na yönelik, “kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla” türünden hakaret sınırlarında dolaşan, ağır ithamlarda bulunması da, örneği pek bilinen bir davranış değil. Yargıtay daire başkanlarından oluşan bu kurulun Haşhaşi’lerden, meczuplardan emir alanlar olarak betimlenmesini Yargıtay üyeleri ve yargı camiası nasıl karşılar, bilmiyoruz. Ama yeni cumhurbaşkanının kendi arzuladığı yapılmayınca ileride ne tür tepkiler vereceğini, ne tür ithamlarda bulunacağını şimdiden görebiliyoruz.
Devamını okumak için Tıklayınız:


12 Haziran 2014 Perşembe

Acziyet - Ali Bulaç

Cesur ve geniş kapsamlı bir yüzleşmeye ihtiyacımız olduğu ortada. İtiraf edelim: İslam dünyası tam bir acziyet içinde.

Dünyanın genelinde şu veya bu ölçekte sorunlar yaşanıyor, yer yer sorunlar çatışmalara da dönüşüyor. Ancak hiçbir sosyo-politik havzada yaşanan sorunlar İslam dünyasındakilerle mukayese edilemez. İslam dünyası neredeyse tamamı ağır bir krizin içinden geçiyor. Bölgemizde bazı mıntıkalar kan gölüne dönmüş bulunuyor. Hiçbir yer huzurlu değil, görece istikrar varsa da bu, baskı rejimleri altında sağlanabilmiş sathi bir istikrardır. Irak ve Suriye’de Baasçı rejimlerin sağladığı istikrarın ne kadar sahte olduğunu son yaşadığımız olaylarda apaçık gördük. Bir arada yaşıyormuş gibi görülen toplumsal gruplar, baskı rejiminde bir sarsıntı vuku bulunca her bir birim diğerinden ayrışıyor, kutuplaşıyor ve çatışıyor. Birbirimize propaganda yapmanın anlamı yok. Bizden daha katı baskı rejimler de çöktü. 70 yıl adına “demir perde” denen Sovyet sistemi sona erdi, ciddi sorunlar yaşandı ama hiçbir bölgedeki çatışmalar İslam dünyasındaki kadar vahim, ağır, yıkıcı ve gaddarca olmadı.

Üzerinde yoğunlaşmamız gereken ciddi sorunlarımız var, bunlar çok derinlere işlemiş bulunuyor. Muasırlarıyla mukayese edildiğinde gayrimüslimlerin İslam devletleri altında görece rahat oldukları, iyi kötü varlıklarını koruyabildikleri doğrudur. Avrupa kendinden olmayan hiçbir din mensubuna tarihte yaşama hakkı tanımadığı gibi, Batı Hıristiyanlığı içinde farklı bir yorumdan çıkan protestanlığa bile uzun yüzyıllar tahammülsüz kaldı. Gayrimüslimlerin İslam hâkimiyeti altındaki durumları bizim artımız, ama Müslümanların birbirlerine karşı tutum ve davranışları hiç de övünülecek gibi değil. Bu acı gerçeği kabul etmemiz lazım. Belli ki tarihten kötü şeyleri tevarüs ediyoruz. Geçmişte olduğu gibi bugün de Müslümanlar birbirlerine karşı zalimane davranıyorlar, birbirlerinin varlıklarını, dini-toplumsal farklılıklarını meşru görmüyorlar, ellerine geçirdikleri iktidarı temellük edip kendileri ve yakın çevreleri hesabına kullanıyorlar. Sünnilerin Şiileri, Şiilerin Selefileri, Vehhabilerin Alevileri öldürmesi yeterince utanç verici değil mi? Saddam Enfal’de 183 bin Kürt’ü gözünü kırpmadan öldürdü, Kürt peşmergeler Amerikan askerleriyle işbirliği yapıp Felluce’de Arap katliamı yaptı. El Kaide kökenli örgüt mensupları sorguya tabi tuttukları bilgisiz Alevi şoförleri namaz rekâtlarını bilmiyorlar diye acımasızca katlediyor. Şehirler, sivil yerleşim birimleri Nusayri yönetimindeki Suriye hava kuvvetleri tarafından yerle bir ediliyor.

İslam cumhuriyeti idealiyle şanlı devrim yapmış İran, stratejik hesapları öyle gerektiriyor diye güzelim bir ülkenin kan gölüne dönmesinde rol oynadı. Geçen yüzyılın İttihatçılığına özenen Türkiye, geçmişin 400 yıllık bölge hâkimiyeti hayalleriyle Suriye’nin mezbahaya dönmesine katkıda bulunuyor. Suudiler, Mısır’da kanlı bir darbenin destekçileri oluyor. Meşru seçimi kazanıp iktidar olmuş İhvan yönetimi askeri darbe ile devrilir ve binlerce insan sokak ortasında infaz edilirken kimsenin sesi çıkmıyor.
...
devamını okumak için tıklayınız

10 Mayıs 2014 Cumartesi

Dilipak: Cemaat Başbakan ölsün, aklını kaçırsın diye dua ediyor

Abdurrahman Dilipak;
...
"Asıl sorun, cemaat projesinin boşa çıkması ile, BOP’un da işlevsiz hale gelmesi ile, İslam coğrafyasında doğan boşluğun nasıl doldurulacağı ile ilgili.. Batı iddiasından vazgeçip, meydanı boş bırakmak istemeyecektir. Öte yandan Arap dünyasında bir süredir başlatılan İslam ve demokrasi hareketi de bu işten yara aldı.. Bugün İslam dünyasında demokrasi, insan hakları ve hukuk devleti demek, İhvan’a ve Cemaat-i İslamiye’ye kapı aralamak demektir.. Öte yandan demokrasiden vazgeçmek, liberal ve sol hareketi, insan hakları savunucularını Müslümanların yanına istemek demek olacaktır..
İşte asıl sorun da burada.."
...
yazının tamamını okumak için tıklayınız