erdoğan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
erdoğan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Kasım 2014 Perşembe

150 şirketlik maden havuzu - HÜSEYİN ÖZAY - TARAF

Ermenek’te 18 işçiye 10 gündür ulaşılamazken, hükümetin ülkedeki tüm madenleri işletmesi için 150 şirketlik bir havuz oluşturduğu ortaya çıktı
Karaman Ermenek’te 18 maden işçisi 10 gündür yerin altında kurtarılmayı beklerken, gözler maden sektörüne çevrildi. Son dönemde kazaların rekor düzeyde artmasında, iki yıl önce hayata geçirilen “yandaş madenci” oluşturma projesinin de etkisi olduğu öne sürüldü. Ekonomi kulislerinde dolaşan bilgilere göre, ruhsat izinlerinin Başbakanlığa bağlanmasının ardından, “150 iş adamından oluşan” bir madenci havuzu oluşturuldu. AKP’li iş adamlarından oluşan havuzdaki firmalar ise sır gibi saklanıyor. Ancak son dönemde maden ihalelerini kazanan firmaların tamamı da söz konusu maden havuzundaki şirketlerden oluşuyor. “Maden havuzunun” hikayesi şöyle:

MADEN HAVUZU “PKK” BAHANESİ İLE KURULDU

AKP’nin 12 yıllık iktidarı döneminde daha çok “inşaat”, “enerji” gibi alanlardaki ihalelere katılan AKP’li iş adamları, son beş yıl içinde madencilik alanında milyarlarca liralık rant döndüğünü fark etti. Ancak, maden saha ruhsatlarının uzun dönemli olması nedeniyle AKP’li işadamları sektöre giremedi. Bunun üzerine, tüm madencilik ruhsatları işlemleri Başbakanlığa bağlandı. 16 Haziran 2012 tarihinde çıkarılan yönetmelik ile, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nda olan ruhsat işlemleri Başbakanlık bünyesine geçti. Bunun için de o dönemde, PKK’ya yardım eden işadamlarının maden ruhsatlarına sahip olduğu belirtilerek, bu kişilerin eleneceği öne sürüldü. Yani güvenlik tedbirleri nedeniyle ruhsatların Başbakanlığa alındığı kaydedildi.

MADEN HAVUZU NASIL OLUŞTURULDU

Ruhsat izinlerinin Başbakanlığa geçmesi ile birlikte daha önce hiçbir şekilde madencilik sektöründe çalışmamış kişiler de maden şirketi kurmaya başladı. Bu çerçevede son beş yıl içinde AKP’li yöneticiler ile AKP Milletvekili ve teşkilat başkanlarının yakınları üzerine çok sayıda şirket kuruldu. Ankara kulislerinde dolaşan bilgilere göre, AKP’li yakın işadamlarının doğrudan veya dolaylı olarak kontrol ettiği bir maden şirketleri havuzu oluşturuldu. Havuzda, yaklaşık 150 maden şirketinin bulunduğu iddia ediliyor. Söz konusu şirketler, ana işveren durumunda bulunuyor. Yani madenin işletmesini alıyor. Ancak işletmiyor. Ana işveren konumundaki şirket, aldığı işi yine AKP’ye yakın şirketlerden oluşan taşeron şirketlere devrediyor. Böylece, maden alanında bir ihale zinciri oluşturuldu.
18 madencinin yer altında kalmasına yol açan Ermenek’teki maden ocağı da aynı şekilde işletmeye verildi. Kamuoyuna maden sahasını işleten şirket olarak duyurulan Has Şekerler Firması, maden sahasında taşeron firma olarak iş yapıyor. İşin asıl sahibi ise RP eski milletvekillerinden Abdullah Özbey’in sahibi olduğu Ermenek Cenne Linyit Kömür İşletmeleri şirketi. Özbey, aynı zamanda maden işletmeleri ile ilgili düzenlemelere karşı çıkan patronlar arasında yer alıyor. Has Şekerler şirketi ise, Özbey’in maden sahalarını işleten dört taşeron firmadan birisini oluşturuyor.

Dayı, yeğen herkes madenci
...

devamını okumak için tıklayınız



21 Ekim 2014 Salı

Yolsuzluklar ve yurttaş haysiyeti AHMET İNSEL - 21/10/2014

Michael Hardt ve Antonio Negri, Declaration başlığı taşıyan ve 2012’de yayımlanan kitapçıklarına alt başlık olarak Bu bir manifesto değildir ifadesini seçmişler. Kitapçıkta içinde bulunduğumuz krizin dört öznellik figürünü ele alıyorlar. Bunlar, borçluluk, medyalaşmak, güvenlilik ve temsil edilir olmak.Medya ve özellikle yeni sosyal medya üzerinden siyasallaşma ve toplumsallaşma çabalarıyla ilgili olarak şöyle bir tespitte bulunuyorlar: “Önemli olsa da, haber/bilgi aktarmaya dayalı siyasal projeler kolaylıkla hayal kırıcı olabilirler. Eğer ABD yurttaşları hükümetlerinin nasıl davrandıklarını, hangi ağır suçları işlediklerini gerçekten bilseler, ayaklanacakları ve hükümeti devirecekleri düşününebilir. Ancak, gerçekte, bütün ABD yurttaşları Noam Chomsky’nin kitaplarını ve internette yayılmış olan bütün WikiLeaks dokümanlarını okusalar da, aynı siyasetçilere oy verecekleri ve bugünküyle hemen hemen aynı bir toplum üretecekleri muhakkaktır. Bilgi yeterli değil. Aynı şey ideoloji eleştirisi için de geçerli. (...) Kamu alanında bir iletişim eylemliği alanı açmak da kendi başına yeterli değil”.
Eğer doğru ise, bu tespitten hareket ederek varılacak sonuç, tüm alternatif haber, bilgi üretimi faaliyetlerine son verip, iktidarın ve büyük güçlerin bilgi üretimine ve doğrular rejimine meydanı boş bırakmak değildir elbette. Hardt ve Negri de, bu doğru bilgi, alternatif bilgi üretme ve yayma faaliyetinin yanlış olduğunu iddia etmiyorlar. Dikkat çekmek istedikleri nokta, sadece bunun yeterli olmadığı.
Bu tespitten hareketle, günümüz Türkiye’sine bakalım. Hükümet, bazı bakanlar ve çevresiyle ilgili yolsuzluk iddialarının soruşturulmaması kararını aldırtmayı başardı. Bunun son aşaması, meclise gelen bakanlarla ilgili savcılık soruşturma dosyalarını inceleyecek komisyonunun da, Yeni Türkiye savcılığının aldığı soruşturmaya gerek yoktur kararına uygun bir karar vermesi olacak.
Yeni Türkiye savcılığı, 25 Aralık soruşturmalarının yok hükmünde olduğunu ilan ettikten sonra, artık tüm belgeleri neredeyse kamuya mal olmuş 17 Aralık soruşturmasında da soruşturmaya gerek olmadığı kararı verdiğinde, medyasıyla, seçmeniyle, STK’ları, üniversitesi ve iş dünyasıyla bir bütün olarak AKP toplumundan herhangi bir tepki gelmedi. Bir çatlak ses çıkmadı. “Yahu, durun biraz fazla olmadı mı?” sorusu bile sorulmadı. Örneğin, yakın tarihe kadar yolsuzluklar konusundaki çalışmalarıyla maruf TESEV gibi bir kurumun başındaki insanlardan en azından, “yok bu kadarı fazla” türünden bir tepki gelmedi. Buna karşılık, AKP medyasından sevinç çığlıkları da atılmadı. “Hak yerini buldu, bakanlar ve yakın çevreleri aklandılar” türünden bir güçlü tepki de duymadık. Her şeyin bilindiği, ama bunun böyle olması lazım geldiğine dayalı bir genel ve sessiz mutabakatla yola devam etmeye “AK toplum” kararlı.
“Yolsuzlukla kararlılıkla mücadele edilmiştir, bundan sonra da kararlılıkla mücadele edilecektir” iddiasıyla yola çıkan Davutoğlu hükümeti döneminde, bu konuda elle tutulur ilk somut icraat “soruşturmaya gerek yoktur” kararının alınması oldu. 17 ve 25 Aralık soruşturmalarının hükümette panik yarattığı Ocak 2014 başında Davutoğlu, “etik kaygılardan soyutlanmış bir siyaset her şeyini kaybeder” iddiasında bulunmuştu. Daha sonra, Mart 2014 seçimlerinden bir hafta önce, “yolsuzluklar konusunda verilmeyecek hesabımız yok” demişti. Genel başkan seçildiği AKP kongresinde, “yolsuzluk yapanların gerekirse ellerini kırarız” diye esip gürlemişti. Gerçi, el kırmak medeni bir ceza kanununda yer alan bir cezalandırma yöntemi değildir ama hiç olmazsa cezalandırmaktan bahsediyordu. Daha sonra, Bingöl saldırısını failleri olduğu iddia edilen kişilerin polis tarafından “iki saat sonra nasıl cezalandırdığını” kıvançla aktarınca, Davutoğlu’nun suç ve ceza konularında medeniyet eşiğinin ancak bu seviyede olduğu ortaya çıktı. Halbuki kimse yolsuzluk yaptıkları konusunda ortada çok güçlü karineler olan kişilerin ellerinin kırılmasını veya Bingöl’deki gibi cezalandırılmalarını talep etmiyordu. Mahkemede yargılanmalarını, zanlıların kendilerini savunmalarını, gerekirse sivil toplumdan ilgili kişi ve kuruluşların müdahil olmasını ve söz konusu yolsuzluk iddialarının gerçekten aydınlığa kavuşmasını talep ediyordu. Şimdi sadece zanlılar değil, bütün hükümet ve iktidar partisi yolsuzluklar konusunda hesap vermekten kaçtığı damgasını taşıyor ve taşımaya devam edecek.
Taşı sadece gölge başbakana atmak haksızlık olur.
...
devamını okumak için tıklayınız



28 Eylül 2014 Pazar

İşte Erdoğan'a sunulan 17 Aralık dosyası Bakanlar ve çocukları rüşvet ilişkisi içinde - Arzu Yıldız - T24

17 Aralık operasyonunun gerçekleştirildiği sabah saat 10.30 sıralarında İstanbul Valiliği aracılığıyla dönemin BaşbakanıTayyip Erdoğan’a ulaştırılan 23 sayfalık bilgi notunda soruşturmanın başlangıcından son aşamasına kadar tüm bilgilere yer verildi. Reza Zarrab'ın (Rıza Sarraf) "suç örgütü lideri" olduğu savunulan bilgi notunda, şüphelilere isnat edilen suçlar “Suç işlemek amacıyla örgüt kurmak, yönetmek, üye olmak, rüşvet vermekalmak,  resmi ve özel belgede sahtecilik, gümrük kanununa muhalefet, fuhşa aracılık” olarak sıralandı.
Bilgi notunda, dönemin İçişleri Bakanı Muammer Güler'in oğluBarış Güler'le ilgili olarak, "Rıza Sarraf Muammer Güler’İn İçişleri Bakanı olmasından sonra kendisi ve oğlu Barış Güler ile tanışmış ve bu bakanlık nezdindeki işlemlerini hallettirmek üzere çok kısa bir zamanda rüşvet ilişkisi geliştirdiği anlaşılmıştır" ifadeleri yer aldı. Bilgi notunda Muammer Güler'in Zarrab'dan rüşvet olarak 12 milyon lira aldığı iddia edildi.
Bilgi notunda, dönemin Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan ve oğluSalih Kaan Çağlayan’ın Zarrab ile maddi menfaat ilişkilerinin olduğu öne sürülerek Ekonomi Bakanlığı özel kalem personelinin adeta Zarrab'ın özel kalemi gibi çalıştığı ifade edildi. Bilgi notunda, iki özel kalem görevlisinin Zarrab'ın işlerini çözmek için 14 milyon lira para alıp aralarında paylaştıkları iddiası da yer aldı.
Polisin Erdoğan'a gönderdiği bilgi notunda, "Zafer Çağlayan’a değişik tarihlerde toplam 32 milyon 153 bin 600 Euro (Bilgi notunun "Toplam" kısmında bu rakam 3 milyon Euro olarak görülüyor - T24) ve 1 milyon 400 bin dolar rüşvet gönderdiği ve bunun dışında Çağlayan’ın talimatıyla alınan mücevher ve lüks saatler için 200 bin Euro ve ve 5 milyon 426 bin 761.00 dolar paranın da Reza Zarrab tarafından ödendiği ve bu miktarın yüzde 03,4’lük rüşvet payından düşüldüğü tespit edildiği" öne sürüldü.
Bilgi notunda, Zafer Çağlayan'ın Zarrab'ı, dönemin AB Bakanı ve Başmüzakerecisi Egemen Bağış ile tanıştırdığı ve bu iki isim arasında kısa sürede maddi menfaat ilişkisi geliştiği iddiası yer aldı. Erdoğan'ın önüne konan bilgi notunda, Zarrab'ın Bağış'a 3 defada 500'er bin dolar olmak üzere toplamda 1,5 milyon dolar rüşvet verdiği savunuldu.
Polisin gönderdiği bilgi notunda, eski Halkbank Genel MüdürüSüleyman Aslan ile ilgili şu iddialar yer aldı:
"Exel dosyasına bakıldığında 29.03.2013 tarihi itibariyle Süleyman Aslan’a gönderilen 2.000.000.00 (2 milyon) EURO ve 500.000 (500 bin) Dolar gönderildiği anlaşılmış bu rüşvetlerin gönderildiği hem teknik takip, hem de fiziki takip çalışmalarıyla tespit edilmiştir.
Süleyman Aslan’ın ikametine rüşvet gönderme eylemleri bundan sonra da 500’er bin dolar olmak üzere çok defa (14) devam etmiş ve çoğu sefer bu eylemler fiziki takip görüntüleri ile tespit edilmiş, hatta bir uygulamada ayakkabı kutusuna yerleştirilmiş 500 bin dolar net bir şekilde görüntülenmiştir."
17 Aralık günü operasyondan sonra Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a polis tarafından hazırlanıp saat 10.30 sıralarında gönderilen bilgi notuna T24 ulaştı.
“Rıza Sarraf Liderliğindeki Suç Örgütü ve Eylemleri” başlığı ile gönderilen bilgi notunda, suç konusu şöyle anlatıldı:
devamını okumak için tıklayınız;



30 Ağustos 2014 Cumartesi

Bir badire olarak muktedirin uzattığı el - AHMET İNSEL 29/08/2014

Erdoğan'ın konuşması özellikle partisi ve yakın çevresi içinde bu iddiaları hatırlamaya devam edenlere yönelik açık bir tehditti. Demokratik ülkelerde yeni seçilmiş cumhurbaşkanının kendi partisi içindeki potansiyel ihanet yuvalarına işaret ederek işe başlayanın olduğunu zannetmiyorum.
Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçildiğini bildiren YSK kararı, bu kararın yayımlanması için ilgili kurumlara iletildiği 15 Ağustos’tan 13 gün sonra Resmi Gazete’nin mükerrer sayısında yayımlandı. Gayet ince bir ayarla, Erdoğan’ın parti genel başkanı olarak olağanüstü kongreyi açması ve atadığı halefinin resmen genel başkan seçilmesini izleyen saatlerde yapıldı bu işlem. Bu ince ayarı düşünenler ve uygulayanlar, ustalık döneminin bir yönetim başarısını daha gerçekleştirmiş olmanın neşesi içinde olabilirler. Ama bu yaptıkları kurnazlığın, 13 gün boyunca Erdoğan’ın parti genel başkanı olarak göreve devam etmesinin ne kadar sorunlu olduğunun en açık delili olduğunu da bilmelidirler. Eğer bu durum anayasa açısından sorunlu değildiyse, neden YSK kararının yayımlanmasını 13 gün bekletmek ihtiyacı duyuldu sorusuna aynı kurnaz zihinlerin ne yanıt üretilebileceğini insan merak etmiyor değil. Resmi Gazete’de iş yoğunluğu gerekçesini öne sürerek bizimle alenen alay etmeyeceklerini umarız. “Reis böyle uygun buldu” demek yegane doğru ve inandırıcı yanıt değil mi?
Erdoğan’ın genel başkanlığa veda konuşması, cumhurbaşkanı olarak seçilmiş bir kişinin konuşması değildi. Artık tüm frenleri boşalmış, kendi kararlarının yeni düzenin kural ve teamüllerini oluşturmasının gereğine ve doğruluğuna inanmış bir Reis’in konuşmasıydı. Aynı zamanda, çok büyük bir korkunun izlerini de taşıyordu bu özgüven patlaması görünümlü konuşma. İhanete yapılan bu denli güçlü vurgu, “bir yerlerden benim yuvamı yapacaklar” endişesinin dile vurmuş hali olarak da yorumlanabilir. 17 ve 25 Aralık operasyonlarında yakın çevresi ve belki kendisiyle ilgili rüşvet, yolsuzluk, irtikap, görevi kötüye kullanma suçlamalarının toplumsal hafızada unutulmadığının bilincinde olan birinin konuşmasıydı bu. Israrla “darbecilerin getirdikleri haberlere inananları bugün kimse hatırlamıyor” gibi ne demek istediği pek anlaşılmayan iddialarda bulunuyordu. Seçmen topluluğunun takriben yarısı bu iddiaları her gün hatırlıyor ve kısa zamanda unutacağa pek benzemiyor. Erdoğan için “kimse” en fazla seçmen topluluğunun yarısını mı içeriyor. Kaldı ki AKP seçmeni içinde de bu iddiaları hatırlamaya devam edenler var.
Erdoğan’ın konuşması özellikle partisi ve yakın çevresi içinde bu iddiaları hatırlamaya devam edenlere yönelik açık bir tehditti. “Unutulmaya namzet adaylar da yok değil ha. Onlar da vakti saati geldiğinde inanıyorum ki o çöplüğün içinde yerlerini alacaklardır” derken, yeni seçilmiş bir cumhurbaşkanının rahatlığı değildi sergilenen. Demokratik ülkelerde yeni seçilmiş cumhurbaşkanının kendi partisi içindeki potansiyel ihanet yuvalarına işaret ederek işe başlayanın olduğunu zannetmiyorum.
Daha ilk adımda Yargıtay Başkanlar Kurulu’na yönelik, “kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla” türünden hakaret sınırlarında dolaşan, ağır ithamlarda bulunması da, örneği pek bilinen bir davranış değil. Yargıtay daire başkanlarından oluşan bu kurulun Haşhaşi’lerden, meczuplardan emir alanlar olarak betimlenmesini Yargıtay üyeleri ve yargı camiası nasıl karşılar, bilmiyoruz. Ama yeni cumhurbaşkanının kendi arzuladığı yapılmayınca ileride ne tür tepkiler vereceğini, ne tür ithamlarda bulunacağını şimdiden görebiliyoruz.
Devamını okumak için Tıklayınız:


7 Temmuz 2014 Pazartesi

Benim hırsızım iyidir! - Ergun Babahan

‘‘Kendine Müslüman’’ sözü boşuna söylenmemiş bu topraklarda. İnancın da, ideolojinin de para ve önemli olmak uğruna bir kenara atılabildiği bir coğrafyada yaşıyoruz. Bizden olanların yaptıklarına göz yumuyor, karşı olduklarımızın hatalarının üzerine gidiyoruz.
Gerçek bir demokrasi ve hukuk devleti olmak istiyorsak, gerçek demokrasiyi sağlayacak oyun kurallarına göre inşa etmek zorundayız.
Evet, bugün AKP yolsuzluk iddiaları, 3 dönem üst üste seçilmenin vermiş olduğu yıpranma, hukuku işine geldiği biçimde yorumlama, hatta doğrudan müdahale etme gibi nedenlerle ciddi şekilde yıpranmış durumda.
Yüksek faiz, yüksek kur sarmalına giren iktidar, Kemal Derviş’ten bu yana ülkeyi değiştirecek tek bir ciddi ekonomik reforma imza atmamanın bedelini ödüyor. Kuralları istediği gibi eğip bükeceğine inanıyor ve bugün için bunu yapıyor.
AKP’ye karşı olanlar Erdoğan ve ekibinin iktidardan gitmesiyle her şeyin güllük gülistanlık olacağına inanıyor ve bütün çabasını buna odaklıyor. Elbette, yolsuzluğa bulaşanların üzerine gitmek, yetim hakkı yiyenlerden hesap sormak bir gereklilik. Ama esas olan, sivrisinekleri öldürmek değil, bataklığı kurutmak olmalı.
Bu ise ucuz sloganların dışında köklü bir değişimi, bunun için de zorlu bir mücadele dönemini gerektiriyor.
AKP, Çiller-Yılmaz döneminin yolsuzluk iddialarının doruğa çıktığı bir dönemin arkasından iktidara geldi. Kamu makamlarının bile parayla satıldığı, ailelerin ve yakınlarının inanılmaz servetlere sahip olduğu bir dönemdi. Medya, yağmanın bir ayağı olarak ciddi bir suç ortağıydı. Bugün olduğu gibi…
Merkez sağın ülkeyi soymasından yorulan halk ve küresel sistem, sonunda bu oyuncuların tamamını devre dışı bıraktı. O dönemin aktörleri bugün insan içine çıkamayan, çıksa da itibar görmeyen bir konumda.
Ama sonuç ne?
Çalanın yanına kar kaldı…
O dönemin zenginlerinin bir kısmı bugün AKP’ye ahlak dersi veriyor.
ANAP-DYP dönemine öfkenin kaçınılmaz sonucuydu AKP. Sadece dürüstlük sözü vermedi, Avrupa Birliği üyeliği ile dünya sistemine entegrasyon sözü de verdi. Avrupa Birliği üyeliği sadece insan hakları standartının yükselmesinden ibaret değildi, Türkiye’nin şeffaf bir demokrasi haline gelmesi hedefi de vardı.
Lenin ve arkadaşları da Rusya’da Bolşevik Devrimi kendileri ve kadrolarını zenginleştirmek için yapmamıştı. Geleceğe yönelik hayalleri vardı. Ancak uzun iktidar dönemi hayalleri sloganlardan ibaret hale getirdi ve emekçi sınıfı sömüren bir bürokratik sınıf ortaya çıkardı. Sovyetler Birliği, Nomenklatura’nın dışındaki kesimlerin var olmasına, sisteme dahil olmasına izin vermediği için çöktü.
Daren Acemoğlu’nun James Robenson ile ortaklaşa yazdığı‘‘Why Nations Fail’’ adlı çalışması aslında sistemlerin nasıl çöktüğünü örnekleriyle anlatıyor.
Bu çalışmayı biraz daraltıp siyasi iktidarlara uyguladığımızda da aynı sonuçla karşılaşıyoruz. İktidarlar, zenginleşmeyi dar bir kadroya hasrettiğinde çürümeye başlıyor, ve bunun sonucunda toplumsal tabanlarını kaybediyor ve kaçınılmaz olarak sahneden çekiliyor.
Demokrasinin faydası da bu. Sorunu, ülkenin çökme noktasına vardırmadan, iktidarları çökertip değiştirerek nihai sonu öteleyebilmesi. Ancak demokrasinin bu kuralının sağlıklı işleyebilmesi için ülkenin gerçek demokrasi ve hukuk devleti olması gerekiyor.
Biz ise sadece hırsız olduklarına inandıklarına inandıklarımız gönderip yerine yeni hırsızlar koymakla işi idare etmeye çalışıyoruz. Sorunun temeline inme enerjimiz olmadığı gibi, sorunu bu şekilde sürdürmek toplumun çoğunluğunun işine geliyor.
Bu ülke göçlerle hızla kentleşirken Hazine arazilerine gecekondu yaparak soygundan pay alanlar daha sonra konutunu yasadışı büyüterek, vergisini kaçırarak sistemden yararlanmayı sürdürdü.
Ülkenin trafiğinin işleyişine bakmakla bile, toplumun ahlak yapısı hakkında bilgi vermek açısından önemli. Herkesin, işine geldiğinde trafik kurallarını çiğneme, ters yola girme, yasak yere park etme hakkını kendinde gördüğü bir toplumuz. Kuralları çiğneyen bireyler, kamudaki yolsuzluk operasyonları kendi cebine doğrudan dokunmadığı sürece rahatsızlık duymuyor.
Kimilerinin milyarlar kimilerinin binlerle ifade edilen çıkarlar sağladığı bir yolsuzluk düzeni hakim aslında bu ülkede. Yargısından siyasetine kadar uzanan bir ahlak anlayışı bu. ‘‘Bal tutan parmağını yalar’’ sözüyle özetlenen bir yaklaşım.
Osmanlı’nın yağmaya dayanan sisteminden gelen, çalışma ve başarıdan çok zenginliği öne çıkaran bir ahlak anlayışının kaçınılmaz sonucu.
Yolsuzluklardan hesap sorma iddiasıyla yola çıkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun yakın çevresi bile yolsuzluklarının hesabını vermemiş kimi isimlerden oluşuyor.
Sorun sadece hukuk ve kuraldan ibaret değil. Ahlak anlayışını sıfırlamak, yeni baştan üretmek gerekiyor. Zenginleşmenin ana kaynağının devlet olduğu bir toplumda ise ahlak kurallarını sıfırdan yazmak mümkün olmuyor.
Ne günde 5 vakit namaz kılmak, ne de meydanlarda ‘‘Mustafa Kemal’in askerleriyiz’’ diye bağırmak yeni bir siyaset ve ahlak anlayışı geliştirmeye yetmiyor. Yolumuz çok uzun. 2023’te İtalya’nın bugün gelmiş olduğu noktada olsak bile iyidir anlayacağınız.


21 Haziran 2014 Cumartesi

Mesele, Hayrettin Hoca’nın fetvaları değil - Mümtaz'er Türköne

Öyleyse ne? Mesele bu fetvalarda vücut bulan iktidar hesaplarının egemen olduğu, müraî ve ben-merkezli siyaset dünyası.
Bu kazan zaten kaynıyor; Hoca sadece altındaki ateşe odun taşıyor. Bize düşen, bu dünya ile hesaplaşmak ve bu kazanın içinde can çekişen hak ve adaletin peşine düşmek. Yoksa ortada ortak ölçülerimiz kalmayacak. Tıpkı Hoca’nın dünkü köşesinde “itham ispat değildir” hükmü ile, bir türlü yürümeyen yolsuzluk soruşturmalarından iktidarı aklarken,  devletin kahredici gücü ile masum insanlara aylardır olmadık iftiralarda bulunan Başbakan’a aynı ölçüyü uygulamayı aklının köşesinden bile geçirmemesi gibi. Hayrettin Hoca için İslâm, ayağı sürçüp topallamaya başladığı an iktidara uzatılacak bir koltuk değneğinden ibaret. Ya mazlumların ahı?
Muhakeme, gündelik telaş içinde başını kaldıracak vakti olmayan siyasetçinin anlayabileceği kadar basit. İslâm, hayatın her alanını, bu arada siyaseti de kapsayan bir teoriye sahip. Bu teorinin özü, niyeti İslâm olan emir sahibine itaat etmekten ibaret. Emir sahibi ise, bir türlü tükenmeyen “zaruret hali” yüzünden bu teoride yer alan kurallarla bağlı değil. Sonuçta ayakta kalan, bir dinden çok her şeyin ve her aracın mübah olduğu sığ bir Makyevelizm. Buyrun, Hoca’nın cümleleri ile takip edin!
“İçinde bulunduğumuz şartlar adım adım İslâm’a giderken bir aracın kullanılmasını zarurî kılarsa, o aracı kullanırız.” Hoca araç diye siyasî partiyi, demokrasiyi kastettiğini söyledikten sonra ekliyor: “Eğer o araç, bizi amacımıza doğru götürüyorsa, kapıların arka arkaya açılmasını sağlıyorsa, mecburiyete binaen onu kullanabiliriz.” Soracağınız “neden?” sorusunun cevabı olarak Hoca her kapıyı açan o sihirli kaideyi ekliyor: “Zaruret, o aracı meşrû kılar.” (“Demokrasi çoğulculuk laiklik ve İslâm”, Yeni Şafak, 25.5.2014) Bu araçların başında gelen “demokratik zihniyet”  ise “beşerin Yaradan’a denkliği, üstünlüğü veya bağımsızlığı”na dayandığı için “İslâm’la bağdaşmaz” bir araç olarak tarif ediliyor. (“İslâm, demokrasi ve Medine Vesikası”, Yeni Şafak, 29.5.2014)  Demek ki, demokrasi “İslâm’a giderken” kullanılacak bir araçtan ibaret. Ancak Machiavelli rolüne soyunan Hoca “amaca giden her araç mübahtır” kavline uyarken, İktidara muhalefet edenleri demokrasi sopası ile hizaya getirmeyi de ihmal etmiyor. Gezi’nin yıldönümündeki protestolara “demokrasi adına” karşı çıkıyor. (“Terör, anarşi ve demokrasi”, Yeni Şafak, 1.6.2014)
Tekrar vurgulamalıyım. Bu dil, retorik ve bu muhakeme tarzı, iktidar rekabetine İslamiyet’ten mesned arayanların ortak paydası. Adam Müslüman, her şeyiyle Müslüman, üstelik iktidar ellerinde. Yaptığı her şeyi haklı kılmak için, siyasetin gerçekleri ile İslâm’ın yüce değerleri arasına Hayrettin Karaman’ı Machiavelli olarak yerleştirmeniz yeterli. Söyledikleri tam da İktidar’ın duymak istediği türden sözler. Üstelik “Bu iktidara cephe almaya Allah ve Resulü’nün razı olacağını sanmıyorum” diye -tövbe haşa- Allah ve Resulü’ne vekâleten İktidar partisine destek olan ve güvenoyu veren bir fıkıh âlimi söylüyor bunları. Eskiden parti mi vardı? Demokrasilerde “parti müftüsü” makamı olmadan bu zorlu müşkülleri nasıl
 çözeceğiz?
 ...
devamını okumak için tıklayınız

10 Mayıs 2014 Cumartesi

Dilipak: Cemaat Başbakan ölsün, aklını kaçırsın diye dua ediyor

Abdurrahman Dilipak;
...
"Asıl sorun, cemaat projesinin boşa çıkması ile, BOP’un da işlevsiz hale gelmesi ile, İslam coğrafyasında doğan boşluğun nasıl doldurulacağı ile ilgili.. Batı iddiasından vazgeçip, meydanı boş bırakmak istemeyecektir. Öte yandan Arap dünyasında bir süredir başlatılan İslam ve demokrasi hareketi de bu işten yara aldı.. Bugün İslam dünyasında demokrasi, insan hakları ve hukuk devleti demek, İhvan’a ve Cemaat-i İslamiye’ye kapı aralamak demektir.. Öte yandan demokrasiden vazgeçmek, liberal ve sol hareketi, insan hakları savunucularını Müslümanların yanına istemek demek olacaktır..
İşte asıl sorun da burada.."
...
yazının tamamını okumak için tıklayınız