sol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Şubat 2015 Salı

CHP’yi önermişim! - Murat Belge

Taraf’ta yayımlanan mülâkattan sonra, önümüzdeki seçimde CHP’yi desteklemek gerektiğini söylediğime dair kalabalık bir cephe oluşmuş. Engin Ardıç da bunu yazıp duruyor. Onun ne yazdığı da ciddiye alınmayı gerektirir bir şey değil, ama anlaşılan, bu söylenti oldukça yaygın.
Mülâkatta, CHP’yi eleştiren (önemli olduğunu düşündüğüm) birçok söz var. “CHP’nin, AKP’ye muhalefet etmek dışında bir vizyonu yok” diyorum. “Eleştirenlerin (yani Kılıçdaroğlu’nun değişme çabalarını) savunduğu yapıyla CHP’nin bugün olduğundan iki santim daha fazla boy atmasının imkânı yok” diyorum. “Kemalist solculuk yok olmaya yüz tutmuş bir ideoloji.”
Türkiye’de gerçek anlamda sol bir örgütlenme olmamasının baş sorumlusunun CHP olduğunu söylüyorum… Ayrıca bunlar ve daha birçokları yeni söylediğim şeyler değil, ne zamandır söylüyorum.

11 Eylül 2014 Perşembe

CHP Bekaroğlu ile sağa değil sola açılır - Oya Baydar 11 Eylül 2014

Yazıya bilerek kışkırtıcı bir başlık seçtim ama kışkırtıcı olması yanlış olduğu anlamına gelmiyor. Çünkü mesele bu köşenin sınırlarını aşan, derinliğine düşünülmesi, tartışılması gereken “günümüzde sol nedir?” sorusuna dayanıyor. Müslüman kesimden Dr. Mehmet Bekaroğlu’nun parti meclisine girmesine/sokulmasına karşı CHP kurultay delegelerinin bir bölümünden ve tabandan gelen, partinin sağa kaydırıldığı yolundaki tepkiler bu soruya verilecek cevapla doğrudan ilgili.

Sosyalist sol kökenli bilim ve düşün insanı İdris Küçükömer yıllar önce, Düzenin Yabancılaşması (1969) kitabında  “Türkiye’de sol sağdır, sağ da soldur” demişti. O günlerde önemi ve işaret ettiği sosyolojik gerçeklik açısından güç anlaşılabilecek, tartışmalı bir düşünceydi ama bugünün ipuçlarını veriyordu. Demokrat Parti’nin 1950’de, o güne kadar siyaset sahnesine çıkmalarına izin verilmemiş kitlelerin oy desteğiyle, “Yeter! Söz milletindir!” sloganıyla iktidara gelişi, hem devlet partisi CHP, hem onun çevresinde konuşlanmış Kemalist cumhuriyet elitleri, hem de geleneksel sol açısından “karşı devrim”di, gericilikti. Karşı devrimler ise gerektiğinde askerî müdahale ile engellenmeliydi. Kör topal Türkiye demokrasisinin yaklaşık her on yılda bir askerî darbelere, müdahalelere maruz kalmasının nedeni ve gerekçesi kendilerini Kemalist Cumhuriyet’in sahibi, koruyucu ve kollayıcısı, halkın terbiyecisi, kitlelerin çobanı olarak görenlerin Kemalist statükoyu sarsacak “karşı-devrim”i engelleme misyonlarıydı.

1925’ten beri yasaklı olan sosyalist sol’un konuşulmaya, örgütlenmeye başladığı 1960’lardan itibaren, sağcılık ve solculuk  (ilericilik- gericilik, devrimcilik-karşı devrimcilik nitelemeleriye birlikte) toplumu ve zihniyet dünyamızı ortasından bölen ana eksen oldu. Sağcı-solcu diyerek insanlar birbirlerini, devlet ise hem sağcıyı hem solcuyu öldürdü. Kutsallaştırılan kavramların anlamını, içeriğini neredeyse unuttuk; solculuğu ve ayrılmaz parçası saydığımız devrimciliği yafta veya rozet niyetine taşıdık yakalarımızda, kimliklerimizde. Sloganlarımızı, şablonlarımızı, ezberlerimizi tekrarlarken, taktığımız rozetlerin anlam yükünü ve içeriğini düşünmedik, sorgulamadık.

Sol neydi, ne oldu?

Sağ ve sol nitelemesinin, 1789 Fransız burjuva devriminde Ulusal Meclis’te başkanın sağında ve solunda oturan gruplardan geldiği bilinir. Sağ sıralarda oturanlar kralcılar, monarşistlerdi; solda ise cumhuriyetçiler, Jakobenler, radikal devrimciler yer almıştı. Başka bir deyişle, başkana göre sağda oturanlar düzenin onarılarak sürmesinden, statükodan yana olanlar, soldakiler ise statükonun yıkılmasından, düzenin değişmesinden yana olanlardı.
 Aradan geçen yaklaşık 225 yılda sol’a atfedilen değişimci-devrimci öz değişmedi. Ama tarihsel akış içinde yeni içerikler kazandı. 19. yüzyılın ikinci yarısında işçi sınıfının, Marksist ideolojinin, emek hareketlerinin tarih sahnesinde yerini almasıyla kapitalist sömürü düzenine karşı mücadele ister sosyal demokrat (reformcu) ister devrimci solun temel bileşeni oldu. Sonraki yüzyıllarda, değişen dünyanın yeni sorunları ve koşullarında insan hak ve özgürlükleri, ekolojik sorunlar, barış mücadelesi, kadın sorunu, halkların, etnisitelerin, azınlıkların hakları, her türlü ayrımcılıkla mücadele, bireyin özgürlüğü, vb. solun siyasal-ideolojik içeriğine dahil edildi. Dünya faşizm ve komünizm deneylerini yaşadı, dersler çıkardı. Ulus devletlerin kuruluş dönemlerinin asimilasyoncu, ırkçı- şoven resmî ideolojilerinin ürünü tek tipleştirici zihniyet ve uygulamaları 21. yüzyılda, devletlerin utançla özür diledikleri suçlar sayıldı, bu anlamda ulusalcılık (milliyetçi solculuk) sol tarihin çöplüğüne gönderildi.

Günümüzde solda olmak, en basit anlatımla: vahşi kapitalist çarkın doğayı, insanı, yaşamı sömürmesine karşı durmak; birey insanın ve toplumun her alanda özgürleşmesinden, her türlü baskı ve sömürüden kurtulmasından, hak ve özgürlüklerin muktedirlere ve devlete karşı korunmasından, kitlelerin özgür iradesi anlamında demokrasiden, sosyal adalet ve eşitlikten, dinsel-kültürel çoğulculuktan yana olmak demektir. En önemlisi: değişimi kavramak, geçmişe esir olmadan, nostljik ezberlerle yetinmeden solun ileriye bakan özünü korumaktır.

Solumuzu sağımızı neden şaşırdık?

Türkiye’de sol ve sağ kavramlarının anlam kaymasına uğradığını, cepheleşmeyi körükleyen içi boş klişelere, körlerin fil tarifi gibi, kim neresinden tutarsa öyle anlattığı bir garabete dönüştüğünü düşünüyorum. Bugünün sorunu değil, çoktan beri böyle ama CHP’nin son kurultayı siyasî- ideolojik anlamda sol’un bazı kesimlerce nasıl yanlış anlaşıldığının, nasıl çarpıtıldığının açık örneği oldu. Bunda sadece CHP’lilerin değil, sadece bu çarpıtmayı ustaca kullanarak solu kitlelerin gözünde itibarsızlaştırmaya çalışanların değil, klişelere teslim olan, dünyayı ve Türkiye’yi 70-80 yıl öncesinin kavram ve sloganlarıyla düşünen herkesin, hepimizin payı var.

CHP delegeleri ve tabanının bir bölümünün, özellikle ulusalcı olarak adlandırılan ve solculuğu kimselere bırakmayanların sollarını sağlarını şaşırmalarının başlıca nedeninin: sol’un özünü, anlamını yeni’ye aktaramamak, özellikle de 1923’te çakılıp kalmak olduğunu düşünüyorum.

1923’te Ulusal Kurtuluş Savaşı sürecinde  Türk ulus-devletinin inşası ve Kemalist Cumhuriyet’in kuruluşu kuşku yok eski düzenle radikal bir hesaplaşma, toplumsal-siyasal bir devrimdi. Sünnî Türk unsurlar üzerine kurulu asimilasyonist Türk milliyetçiliği; muasır medeniyete ulaşmanın yolunu yüzlerce yıllık tarihsel kültürel birikimden bütünüyle kopmakta gören Batıcılık, din’i devlet kontroluna tâbî kılan otoriter laiklik,  asker-sivil Cumhuriyet elitlerinin “terbiye edilip medenileştirilmesi gereken halk” kitleleri üzerindeki vesayeti, bugünden baktığımızda eksik, yanlış, başka türlüsü de mümkün görünse bile 1920’lerin, 30’ların dünya ve Türkiye koşullarında “devrimin gereği” sayılabilirdi. Ancak 2000’ler dünyasında o günlerin “umde”lerini, uygulamalarını, yöntemlerini savunmak, dönemin ideolojik kavramlarına mutlak doğrularak olarak sarılmak, lider kültünü ve ‘23 nostaljisini siyasete kalkan yapmak sol’un devrimci özünü inkâr etmektir.

Önemli bir başka nokta, Atatürkçülüğün solculuk sanılması, devletçiliğin sosyalizmle karıştırılmasıdır. Oysa Kemalist toplum projesi daha ilk adımda “muasır medeniyet”e giden yolda ekonomik model olarak devlet eliyle kapitalist kalkınma yolunu seçmiştir. 1923 İzmir İktisat Kongresi, piyanoda çalınan  “Haydi arkadaşlar şirket kuralım…” şarkıları arasında kapitalist sermaye birikiminin ve hususî (özel) teşebbüsün yol ve imkânlarını araştırır. Kıt kaynaklarla sermaye birikimi sağlamanın aracı olarak uygulamaya sokulan iktisadî devletçilik kapitalist yaratmaya yöneliktir. İşçi sınıfının, emekçilerin sermaye karşısında kendi hak ve çıkarlarını kormak için örgütlenme, sendikalaşma, greve başvurma, vb. haklarından söz bile edilmez. (Bu haklar 1960 sonrasında elde edilecektir) Zaten çok az sayıdaki sosyalistlerin, komünistlerin üzerindeki baskıların en yoğun olduğu yıllardır bunlar. Özetle, günümüzde ister reformcu ister devrimci solun olmazsa olmaz özü sayılan sermaye ve kapitalist sömürü karşıtlığı Atatürkçülüğün bileşeni değildir. CHP’nin yükselen sosyalist harekete karşı “ortanın solu”nda olduğunu ilan etmesi 1965, Ecevit’in sol sloganlarla seçim kazanması 1973’e tarihlenir.

Kemalist Cumhuriyet ideolojisinin, “halk için, gereğinde halka rağmen” anlayışında ifadesini bulan bir kalkınma-ilerleme projesi çizmiş olması bir başka sorundur. Bu anlayışa göre kitleler Cumhuriyet elitleri tarafından, proje doğrultusunda eğitilecek, ilerletilecek, muasır medeniyete ulaştırılacaktır. Kitlelerin inançlarına, geleneklerine, kültürlerine (toplumsal- ekonomik alt yapı hazır olmadan) “öğreten elitler” tarafından kimi zaman zorla müdahale, Kemalist devletle özdeleştirilen CHP ile halk kitleleri arasındaki uçurumu derinleştirmiştir. Elitizm, CHP’nin önde gelenlerinden bazılarının sandığı gibi sokakta çalışmamak, rakı sofralarında vakit geçirip halka “gitmemek (!)” değil, halkla birlikte, halktan öğrenerek onun hizasında yürüyememektir.

Darbecilik ve ulusalcılıkla sol olunmaz

Bugün CHP içinde (ve dışında); dinî inançlara devlet müdahalesi anlamında otoriter laikliği savunan, halkın inançlarına göre yaşamasını, grupsal (etnik) kimlik taleplerini engellemeye çalışan; örtünmeyi gericilik, açılmayı ilericilik sanan, demokratik  süreçleri vesayet ve darbe ile engellemeyi devrim sayan, vatandaşlığın Türkiyelilik üzerinden değil Türklük üzerinden tanımlanmasında ısrarcı olanlar; ulus devlet inşaı sürecinde devletin halklara karşı işlediği suçlarla yüzleşmeye direnenler, Kürt sorununun çözümünde AKP’nin gerisinde kalıp MHP çizgisinin ilerisine atılanlar, Hrant Dink ve arkadaşları yargılanırken adliyenin önünde Veli Küçük ve Ergenekoncularla birlikte pankart açıp Dink’in ölümünü hazırlayan anlı şalı CHP’liler tabii ki Mehmet Bekaroğlu’nun parti meclisine girişini partinin sağa açılması olarak göreceklerdir.

devamını okumak için tıklayınız



6 Temmuz 2014 Pazar

‘Sol’ ve Din - Murat Belge

Taraf’tan Tuğba Tekerek Binnaz Toprak’la uzunca bir söyleşi yapmış. Konu Ekmeleddin İhsanoğlu; İhsanoğlu’nun CHP tarafından cumhurbaşkanlığına aday gösterilmesi. Bunlar konuşulunca söz doğal olarak “din” ve “sol” ilişkisine de geliyor.

Ekmeleddin İhsanoğlu ile tanışıklığımız vardır. Onu ben de gayet medenî, olumlu bir insan olarak bilirim. “Solcu”luğu yoktur; ama öyle gözü kara “sol düşmanı” bir kişi değildir. Çalışkan ve bilgili bir “akademik” olarak, yargıları da nesneldir.

Ekmeleddin Bey’i aday göstermekle CHP yönetiminin neyi hedeflediğini tahmin etmek güç bir şey değil: AKP’nin göstereceği aday (Erdoğan veya bir başkası) karşısında, normal olarak AKP’ye oy verecek seçmenlerden de oy alabilecek birini çıkarmak. Bu bence isabetli bir strateji. Öte yandan, Ekmeleddin Bey’in “dezavantaj”ı, pratik siyasette hemen hemen hiç tanınmayan biri olması. Umarım bu “cumhurbaşkanlığı yarışı” iki farklı siyasî anlayışın mücadelesi olarak kalır ve “kim daha dindar ve muhafazakâr” yarışına dönüşmez.

Ama bu yarışın muhtemel sonuçları üstüne tahminde bulunmaktan önce, genel konu, yani “sol siyaset” ve “din” ilişkisi üstüne birkaç şey söylemek istiyorum.

Berlin Duvarı ile dünyanın değişmesinden önceki yıllardaydı; Fransız Komünist Partisi yanılmıyorsam bir “tüzük değişikliği” yapmış, partiye üye olmak için “diyalektik materyalizm”i benimsemiş olmak kuralını kaldırmıştı.

Ne anlama geliyor bu?

Komünist skolastisizm içinde, partiye üye olmak için “ateist” olma koşulunu iptal ediyor. Dinî inancı olan biri olarak da FKP üyesi olabilirsiniz.

Böyle bir karar verildiğine göre, ortalıkta böyle insanlar da vardı herhalde. Hiç değilse, böyle insanların olabileceği umudu ya da beklentisi vardı.

FKP dünyanın en katı KP’lerinden biri olduğu için de ilginçti karar.
 devamı için tıklayınız

http://www.taraf.com.tr/yazilar/murat-belge/sol-ve-din/30124/

21 Haziran 2014 Cumartesi

12 Eylül Davası ve Sol’daki Akıl Tutulması - Ferdan Ergut

Türkiye solunun geniş kesimlerindeki akıl tutulmasını 12 Eylül Davası’ndan daha iyi ne gösterebilir bilmem. Fakat önce hafızayı tazeleyelim: Bundan 34 yıl önce darbeyle iktidara gelen cunta on binlerce yurttaşı işkence tezgahlarından geçirdi, on binlercesini işlerinden attı, on binlercesini yurttaşlıktan çıkardı, on binlercesini siyasi mülteci olarak memleketlerinden ayrılmaya zorladı, yüzlerce yurttaş “şüpheli” bir şekilde onların iktidarında öldürüldü. 50 yurttaşımız onların iktidarında idam edildi. Bu mağduriyetlere doğrudan muhatap olmayanlar da bu felaket yıllarından kurtulamadı. Aileler dağıldı, yüzbinlerce insan psikolojik sorunlarla başa çıkmaya çalıştı.
Darbecilerin bunca acının üzerine kurduğu düzen, Türkiye’nin en dayanıklı düzeni oldu. 34 yıldır 12 Eylül rejiminin kurumlarıyla ve pek çok kanunuyla yaşamaya devam ediyoruz. Türkiye toplumunun geniş kesimleri çok uzun süre 12 Eylül’ü bir kurtarıcı olarak algıladı. (Bu yazının konusu değil ama bu algının öznel ve nesnel nedenleri üzerinde ayrıca ve ayrıntılı bir biçimde durmak gerekiyor elbette).
Geniş kesimler böyle düşündü ama kayda değer bir azınlık için 12 Eylül’le hesaplaşma ve darbecilerin yargılanması daima temel gündem maddesi oldu. 12 Eylül mağdurları Türkiye toplumunun örgütlü kesimlerini oluşturuyorlardı. Örgütler darbe sonrası koşullarda tekrar toparlanır toparlanmaz darbecilerin yargılanması için mücadeleye başladılar. Her 12 Eylül’de “darbeciler yargılansın” diye miting yapanlar bu kesimlerdi. Eylemlerde halkın kitlesel katılımı olduğu söylenemezdi. Fakat bıkmadan usanmadan, hiç ara vermeden 12 Eylül rejiminin kötülüklerini anlatmaktan vaz geçmedi bu insanlar. Türkiye toplumunun 12 Eylül felaketini unutmasına izin vermediler.
Gün geldi, devran döndü 12 Eylül 2010’da bir Anayasa Referandumu oldu. Referanduma sunulan paketteki bir maddeye göre darbecilerin kendileri için hazırladıkları koruma kalkanı (geçici 15. madde) kaldırılacaktı. Solun büyük bölümü –elbette CHP’nin peşine takılarak- Referanduma “hayır” oyu verdi. 30 küsur yıldır mücadelesini verdikleri “darbecilerin yargılanması” meselesi bir gecede yaşamsal olmaktan çıkmıştı. Olabilir. Başka meseleleri daha önemli görmüş olabilirlerdi. (Geçerken not: Benim oyum “evet”ti. Ve bu oyu da sadece darbecilerin yargılanacak olması nedeniyle vermemiştim. Ama yazının konusu Referandum değil; geçtim.) Sonuçta beklenen oldu ve Referandum’da “evet” çıktı. Darbecilerin koruma kalkanı kalkmıştı.
Böyle bir durumda rasyonel bir soldan ne beklenirdi? Muhtemelen şöyle bişey:  “Artık olan oldu. İstemediğimiz bir sonuç çıktı; ama maddelerden –en az- bir tanesi bizim maddemizdi. Şimdi siyaset zamanı… Darbecilerin yargılanmaları ve mahkum edilmeleri için mücadeleye başlıyoruz.” Ama böyle olmadı! Onun yerine olan, akıl tutulmasıydı.
Dünyada darbe geçirmiş hangi ülkedeki yoldaşlarımıza söylesek utanacağımız bir süreç başladı. Darbecilere dava açılmıştı ve solun önemli bir bölümü alanı terk etmişti. Darbecileri yargılıyorduk ve solun umrunda değildi! Umrunda olmasa yine iyi; durum daha da vahimdi: -Maalesef- umrundaydı ve bu davanın aslında bütünüyle AKP’nin bir tezgahı olduğu konusunda “halkı bilinçlendirmeye” başladılar. Burada ikiye ayrıldılar: Daha tutarlı olan kesim en başından beri bunun bir “tiyatro” olduğunu ve “AKP’nin oyununa gelmeyeceklerini” söylediler ve her yönüyle davayı boykot ettiler. Birinci günde bile Adliye’ye gelmediler. Diğer kesim ise iyice tutarsızdı. Davaya müdahil oldular; ama mahkemenin ne kadar uyduruk bir mahkeme olduğunu ve burada bir şey çıkmayacağını halka göstermek için!
Bu süreçte akla ziyan birçok laf ürettiler. Üstelik ürettikleri her laf, bir önce ürettiklerini geçersizleştiriyordu. Ama burası Türkiye! Tutarlılık çok aranan bir özellik olmadığından ferah feza laf üretmeye devam ettiler. Şöyle şeylerdi:
i) “Darbecileri ancak sosyalistler, devrimciler yargılar” (Dünyanın pek çok ülkesinde rutin hükümetler darbecileri yargılamış, cezalandırmıştı. Ayrıca 30 yıldır hiçbir eylemde “darbeciler devrim mahkemesinde yargılansın” dememiştik. “Yargılansın” diyorduk. Ama hakikatle ilişki bir kez zedelenmeye görsün; bunların hiçbiri bu arkadaşlar için önemli olmadı).
ii) “Mahkeme savcının iddianamesini kabul etmeyecek ve zaman aşımı v.s. gerekçelerle yargılama başlamayacak bile” (Aslında sanık avukatına ait olan bu argüman reddedildi ve yargılama başladı).
iii) “Yargılama başlayabilir; ama mahkumiyet çıkması imkansız” (Mahkumiyet çıktı:  Rütbeleri sökülecek ve müebbet hapis).
iv) “Mahkum oldular ama çok yaşlı oldukları için hapse girmeyecekler. Sonuçta iki ihtiyar ceza alsa ne olur, almasa ne olur” (Bu en manidar olanı; dolayısıyla yazıyı bitirirken biraz daha geniş ele alacağım)  
...
Devamını okumak için tıklayınız