| İnançlarımızın kök saldığı, her iki dünyamıza da rehberlik ettiği vasî ve asûde dünyadan; fırtınaların koptuğu, gücün, enaniyetin, rekabetin ve hırsın hakim olduğu siyasetin daracık dünyasına uzanan kısa bir yol var. | |
|
Hayrettin Karaman bu yolun başında trafik polisi gibi yol
kontrolü yapıyor, kurallar koyuyor ve siyaseti güyâ “İslâmîleştiriyor”.
Mesafe kısa olduğu için görüş alanı dar. Mevcut otoriteye neden ve nasıl
itaat etmeniz gerektiğini, kamu malından (yani başkasının cebinden)
hayır-hasenat işlerine yapılan bağışın meşruiyetini, “yolsuzluklar
araştırılsın” demenin niçin bir iftira suçu oluşturduğunu ve insanı
nasıl günahkâr yaptığını belirliyor ve bize “yegane doğru istikameti”
gösteriyor. Siyasetin bütün hararetli münakaşa konuları için ayrı ayrı
kesin doğrular var ve Hoca ilmine eklediği Allah vergisi bir ilhamla
tamamını hakkıyla biliyor. Aslında Hayrettin Karaman vak’ası, İslâmcıların dinî rükünleri banâl bir muhakeme ile nasıl dünyevî siyasetin basit bir aracına dönüştürdüğünü gösteren çarpıcı bir örnek. İslâmcılar genel kural olarak fakihler ve hakimler arasından çıkmaz. Hoca bir istisna ve mesafeleri kısaltan cesareti, modern hayatın beşerî kavramları ve sistemlerine dair cehaletinden geliyor. Hem İslâmcıların hem de âlim adaylarının ders çıkartması lâzım. İslâmiyet ile İslâmcılığı özdeş tutmak, İslâmiyet’in siyasî rekabet alanının tamamını kapsayan amir hükümler içerdiği iddiasına dayanıyor. Bu sadece bir iddiadır; ancak bu iddianın altını modern kavram ve kurumlarla doldurmaya kalktığınız zaman dini siyasî alanda dünyevî bir güce, daha doğrusu ideolojik cephaneye dönüştürmüş olursunuz. Alın kitabın tam ortasından Hoca’nın kaleminden çıkma bir örnek: Siyasal teorinin merkezinde itaat kavramı var ve “Bu itaat kavramı bize İslâm’ın siyaset teorisinde, siyasetin aşkın referansını veriyor; İslâm’da siyasetin, siyaset mekanizmasında geçen din-devlet, din-toplum, devlet-toplum ve fert-toplum ilişkisi ve devlet kavramı içerisinde yer alan yasama, denetleme, yürütme, yargı gibi bütün ilişki ve fonksiyonların bir İlâhi referansa bağlı olduğunu ve Allah’a itâat mükellefiyeti içerisinde cereyan edeceğini gösteriyor.” (Devlet, demokrasi, çoğulculuk ve İslâm, Yeni Şafak 15.5.2014) Bir fıkıh âliminin kaleminden çıktığı için, bu iddialı cümleyi ciddiyetle okumanız gerekiyor. Sabredip ikinci defa okursanız iki seçeneğiniz var. Birincisi: “Hoca galiba mühim şeyler söylüyor, ama ne dediğini ben anlamıyorum” demek. İkincisi: “Hoca gerçekten mühim şeyler söylüyor; ama ne dediğini kendisi de bilmiyor.” Peki ne diyor? İslâm’ın bir siyasal teorisi olduğuna göre, bize bir teorisyen lâzım. Kim? Tövbe haşa. Sonra bu teorisyen “din-toplum” ve “fert-toplum” ilişkisini de “siyaset mekanizması”nin içine yerleştirecek ve “yürütme-yasama-yargı” erkleri dışında “devlet kavramı” içinde bir “denetleme” fonksiyonu icat edecek. Biri çıkıp, “bu fonksiyonları üçe ayırmamızın sebebi zaten denetim” diye itiraz etmezse, hepsi toptan “ilâhî referansa” bağlanacak. Bu kadar iri bir cümleyi söyleyebilmek, siyasetin kirli gündemine bakıp birilerini “günahkâr” ilan etmek için yeterli mi? ... devamını okumak için tıklayınız |
Eskiden gazetelerden küpürleri keser biriktirirdim şimdi ise İlgimi çeken yazıları burada topluyorum.
fetva etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fetva etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
12 Haziran 2014 Perşembe
Mümtaz'er Türköne - İslâmcılar yolsuzluk yapar mı?
Âlim zulme ortak olursa? - Mümtaz'er Türköne
Tamamıyla tevafuk. Hayrettin
Hoca’yı “Parti Müftüsü” ilan ettiğim gün, köşesinde bu makamın hakkını
veren bir fetva yayımladı. “Bu günaha nasıl girilir?” başlığı altında,
hem 17 ve 25 Aralık soruşturmalarından Hükümeti akladı; hem de
hırsızlığın peşine düşenleri “günahkâr” ilan etti.
Ne
muhteşem değil mi? Bir türlü yürümeyen soruşturmalar, icra edilmeyen
mahkeme kararları hâlâ dosyalarında duruyor. Hoca ceffelkalem, sadece
dinleme kayıtlarına dair TÜBİTAK raporuna dayanarak Hükümet’i pür ü pak,
“yolsuzluklar ortaya çıkartılsın” diyenleri de önce “müfteri” sonra da
“günahkâr” ilan ediyor. Benim mevzu ettiğim tam olarak işte buydu. Bu
kadar sade ve sathî bir muhakemenin sonucunda hakikat peşindeki
insanları, sırf iktidarı temize çıkartma kastıyla “günahkâr”a bağlamak
ve bu meşrulaştırma ameliyesini “din âlimi” sıfatına dayandırmak, dinin
alenî olarak siyasî maksatlarla istismarı değil midir? Arap sabunu gibi
vıcık vıcık “din istismarı” yaparak hırsızlığa kulp takmaya kalkana,
“parti müftüsü” demeyip de ne diyeceksiniz? Benim canımı sıkan Hoca’nın
kanaati değil. Farklı gerekçelerle bu soruşturmaları yanlış
bulabilirsiniz, her şeye rağmen Hükümet’i sonuna kadar savunmayı tercih
edebilirsiniz. Türkiye’nin, dünyanın şartlarına gerekçe göstererek, “bu
hükümete alternatif yoktur” diyebilir ve -velev ki oldu kaydıyla-
“hırsızlığa-yolsuzluğa göz yumalım” diyebilirsiniz. Hoca’nın yaptığı şey
doğrudan dini, bu temize çıkartma işi için bir sopa gibi kullanması.
Herkesi “günahkâr” olmakla suçlaması. Bir âlim, siyasî tarafı için
inancını nasıl bu kadar sıradan bir araca dönüştürebilir?...
Devamını okumak için tıklayınız
8 Haziran 2014 Pazar
Parti müftüsü - Mümtaz'er Türköne
| "Kastettiğim kişi Profesör Hayrettin Karaman. AK Parti’nin “parti müftülüğü” kadrosunu çok uzun zamandır o işgal ediyor. Parti müftülüğü, İslâmî referanslara dayandığı iddia edilen bir partide daha çok parti teorisyenliğinin muadili bir görev. | |||
| Sol, liberal veya milliyetçi bir partinin parti teorisyeni ne iş yapıyorsa, İslâmcılık iddiasını muhafaza eden bir parti için fetva makamı aynı işlevi yerine getirir. Parti teorisyeni parti politikası ve pratiği ile partinin kimliği ve ideolojisi arasında bağlantılar kurup, şartları teoriye uydururken, parti müftüsü sadece dine dayalı bir meşrulaştırma mercii olarak iş görür. Politikalara ve pratiklere “cevaz” vermesi yeterlidir. Gücünü de, Hayrettin Hoca’nın fıkıh âlimi olması gibi sahip olduğu ilmî salahiyetten alır. Hayrettin Hoca, ta belediye başkanlığı zamanından beri Erdoğan’ın muhataralı icraatlarını verdiği fetvalarla ve daha sonra Yeni Şafak’taki köşesindeki yorumlarıyla meşrulaştırıyor. Şer’î mesnedler, teviller ve (belki de en önemlisi) zaruretler buluyor. Fıkha göre sınır tayin etmek çok zor. En nihayetinde “saçma tevil götürmez” diye, sıkıştığınız yerde imdadınıza “zaruret hali” yetişiyor. Sığınacağınız en son kale “ızdırar” hali. Böyle bir perspektifle makul ve meşrû bulamayacağınız hiçbir icraat yoktur. Hoca’nın yaptığı da budur ve siyasî fetvalarının çoğunu “zaruret hali”ne bağlaması bu yüzdendir. Uzun boylu fıkıh bilmenize gerek yok. Mecelle’nin küllî kaidelerinden “Zarûretler, memnu’ olan şeyleri mubah kılar” hükmüne dayanarak siyasî müşküllerin tamamını çözebilirsiniz. Fıkıh âlimlerinin siyasî tartışmaların uzağında durmayı tercih etmelerinin sebebi, çilingir muamelesi görmemek içindir." devamını okumak için tıklayınız |
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


