Eskiden gazetelerden küpürleri keser biriktirirdim şimdi ise İlgimi çeken yazıları burada topluyorum.
27 Ekim 2015 Salı
Çekilmemiş Filimden Replikler;
"Babasının yaşına gelinceye kadar herkes, kendisini babasından akıllı
sanır."
[category Sinema]
[tags Replik, Sinema, Çekilmemiş Filimden Replikler, Deyişler, ]
24 Ekim 2015 Cumartesi
Çizimler 60
Karakalem ile yaptığım çizim çalışmalarım, bu çizimler genellikle A4 boyutunda kağıtlara, kurşun kalem ile çizilerek yapılmıştır.
Çizimler herhangi bir objeye bakılarak çizilmediği gibi herhangi bir objeye de benzetmek gayesi de yoktur.
Çizimler doğaçlama bir şekilde yapıldığından dolayı sadece iki boyutludurlar ve 'kendiliğinden' bir şekilde çizilmişlerdir.
Tufan
Daha fazlası için tıklayınız
[category Karakalem]
[tags Çizim, çizgiler, resim, karakalem, obje, karalama,Desen]
[delay +1 hour]
23 Ekim 2015 Cuma
19 Eylül 2015 Cumartesi
22 Haziran 2015 Pazartesi
Bir mekân okuması olarak 'Yeni Türkiye'nin 'Ak Saray'ı - Yahya Düzenli
Ak Saray'ın asıl tartışılması gereken yönü; maliyeti, büyüklüğü veya kaç odalı olduğu değil, tarihsel mimari köklerinden beslenen yeni dallar halinde dünü bugüne taşıyan, bugünü yarına bağlayan bir mimari vasfının olmamasıdır.
Tartışmaların sıkça bağlamından koptuğu, kopunca da neyin niçin tartışıldığının anlaşılmadığı tuhaf bir siyasi gündemimiz var. Yağmurun yağışında bile siyasi sebep arayan siyasetçiler ve medya yorumcularının mebzul miktarda bulunduğu Türkiye gibi bir ülkede neyi tartışırsanız tartışın, tartışılan şeyden uzaklaşıyor, sonuçta anlamsız bir finalle neyi niçin tartıştığınızın hesabını veremiyorsunuz. Belki de bütün bu tartışmalar, tartışılan konuları anlamsızlaştırmak içindir, kim bilir?Böyle bir genellemeyi niçin yaptık?
Son haftaların en popüler konusu haline gelen Ak Saray, nam-ı diğer Cumhurbaşkanlığı Sarayı tartışmalarına baktığımızda, körün fil tarifine benzer bir tartışma zemini görüyoruz. Kim hangi yanıyla ele alıyorsa, peşin hükmüne uygun bir sonuca varıyor.
Önceleri, iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AK Parti) adına izafeten, "Ak Saray", bugünlerde ise "Cumhurbaşkanlığı Sarayı" olarak adlandırılan yapının, resmi söylemlere Cumhurbaşkanlığı, siyasi söylemlere ise Ak Saray şeklinde yerleşeceği anlaşılıyor.
Halen üzerinde yoğun spekülasyonların sürdüğü Saray'ın gerekli olup olmadığından maliyetine, inşa edildiği Atatürk Orman Çiftliği arazisinin statüsünden mimarisine kadar birçok yorum yapıldı, yapılıyor. İsminden yola çıkılarak yorumlar daha da çeşitlendirilip çeşnilendirilerek ABD'nin Beyaz Saray'ı, Timur'un Semerkant'taki Ak Saray'ı ile ilişkilendiriliyor.
İşin bu tarafı, adeta bir toz bulutu yoğunlaşması gibi önümüzü görmemizi engelleyeceğinden, daha anlaşılır kılınmasına yardımcı olmak için konuyu tarihi bağlamda ele almayı daha yararlı görüyoruz. Asıl değinilmesi gereken husus da budur.
Osmanlı İmparatorluğu'nun ihtişam devri olan 15. yüzyılda (1478) Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılan Topkapı ve 19. yüzyılda (1856) Sultan Abdülmecit tarafından yaptırılan Dolmabahçe Sarayları üzerinden bir okumanın uygun olacağını düşünüyoruz. Semboller üzerinden bir okumanın, bazı zihniyet kodlarını ele vereceğini biliyoruz.
Çünkü Topkapı, şahsiyet ve yükselme devrinin; Dolmabahçe ise çözülme ve yabancılaşma devrinin ürünü olup dönemlerinin devlet idaresi konseptlerinin mekana yansıması olarak inşa edilmiştir.
Necip Fazıl Kısakürek'in "içine kapanık, sağır, derinliğine manalı ve en asîl vakar çizgileriyle mühürlü şahsiyet âbidesi" dediği Topkapı Sarayı'na mukabil Dolmabahçe Sarayı; "inhitat tarihimizin İstanbul ve şehir kadrosunda en parlak tezahürüdür. Kışır üstü Avrupalılaşma fekaletinin ilk eseri…" olarak halen fiziki varlığıyla İstanbul'un antik eşya stoğunda bulunuyor.
Peki, 21. yüzyılın Türkiye'sinde 2023 hedeflerinden bahseden Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AK Parti) Yeni Türkiye'sinin ilk ve en önemli sembollerinden olan Ak Saray neyi temsil etmekte, hangi mesajı vermektedir? Veya gerçekten bu mekân üzerinden bir mesaj verilmek istenmekte midir? Kimi ağızlarca buranın devletin prestijini, itibarını artırıcı bir mekân olarak yapıldığının söylenmesi, hâlâ "Dolmabahçe dönemi" kompleksleri ile malûl bir bilinçaltının kendisini "eklektik bir kamu binası" ile ortaya koyma çabası mıdır?
Öyle anlaşılıyor ki, uzun süredir düşük yoğunluklu olarak zaman zaman gündeme gelen başkanlık sistemi tartışmaları önümüzdeki dönemde de sürecek; Ak Saray'ın, "Yeni Türkiye'nin Başkanlık Sarayı" olarak hazırlandığı söylenecektir.
Ancak, şehir ve mimaride dudak tiryakiliğini aşamamış Osmanlı ve Selçuklu söylemlerini sık sık müşahede ettiğimiz iktidarın, ne yazık ki mimaride tarihsel sürekliliği devam ettirici bir üslûba, muhtevaya ve bakış açısına sahip olmadığı anlaşılıyor. Eğer olsaydı, 12 yıllık tek parti iktidarının imkân ve fırsatları, TOKİ (Toplu Konut İdaresi Başkanlığı) eliyle heder edilmez ve Türkiye, yeni yüzyılda şehir ve mimaride örnek bir model ortaya koyabilirdi.
Bu konuda samimi ve şuurlu bir niyetin olmadığının bir diğer karinesi, rahmetli muhakkik mimar Turgut Cansever'in ortaya koyduğu mimari eserler, yapılar ve kitapların maalesef göz ardı edilmiş, bu büyük hazineden yararlanılmamış olmasıdır.
Söylemlerinde -vurgulu biçiminde- sürekli tarih ve coğrafyanın yüklediği sorumluluklara gönderme yapan, tarihi mimariden söz eden iktidarın, mimari tasarım olarak Ak Saray konusunda tarihi sürekliğini ima eden bir çizgi izlediği söylenebilir mi? Hayır! Çünkü iktidarın ne bu yönde bir hazırlığı, ne de kendi tarihi şehir birikiminin genetiği üzerinde kafa yoran kadroları var.
Biraz geriye gidelim…
...
devamı için tıklayınız

26 Mart 2015 Perşembe
CHP'li Cihaner, 'Camide içki içtiler' iddiası için suç duyurusunda bulundu
CHP'li Cihaner, 'Camide içki içtiler' iddiası için suç duyurusunda bulundu
Gezi Parkı eylemleri sırasında Kabataş'ta, bir AKP'li belediye başkanının türbanlı gelininin tartaklandığına ilişkin haberden sonra, Dolmabahçe'deki Bezm-İ Alem Valide Sultan Camisi'nde içki içildiği yönündeki da iddia da yargıya taşındı.
CHP Denizli Millevekili İlhan Cihaner, tanık anlatımları ve haber ajanslarının görüntülerine göre camide içki içilmediğini, protestocular camiden ayrıldıktan sonra bir bira kutusunun camiye getirilip konulduğunu ve birden çok yerde içildiği izlenimi yaratmak için kutunun yerinin değiştirildiğini ifade ederek, şüpheliler hakkında "halkın kin ve düşmanlığa tahrik" suçundan dava açılması için suç duyurusunda bulundu.

(Camiye sığınan Gezi Parkı eylemcisinin elindeki kutunun bira olduğu iddia edilmiş ancak, yapılan incelemede kola olduğu ortaya çıkmıştı)
CHP Denizli Milletvekili İlhan Cihaner tarafından bugün İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na sunulan dilekçede, Gezi Parkı gösterileri sırasında bir grup eylemcinin polisten kaçarak Dolmabahçe'deki Bezm-i Âlem Valide Sultan Camisi'ne sığındığı, 3 Haziran 2013'te Anadolu Ajansı ve Cihan Haber Ajansı'nın, abonelerine, "Cami'de içki içtiler" başlığıyla haber, fotoğraf ve görüntü geçtiği ifade edildi. "Fotoğraf ve video görüntüsüyle desteklenen bu haber, kamuoyunda büyük bir infial yaratmıştır" denilen dilekçede, şöyle devam edildi:
ÇORUM, MARAŞ, SİVAS...
"Bu haber sonrasında protestocuların dine, dini değerlere, ibadethanelere saygılı olmadığı gibi bir tartışma başlatılmıştır. Başta dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere hükümet üyeleri ile hükümete destek veren medya organları bu iddiaları gerçekmiş gibi aylarca gündemde tutmuşlardır. Eylemleri savunan ve destek verenler ile eylemi eleştirenler, 'din karşıtlığı' ve 'dindarlık' kavramları üzerinden karşı karşıya getirilmeye çalışılmıştır. Özellikle dini değerler üzerinden, halkın bir kesiminin diğer kesime karşı, kamu düzeni için tehlikeli olabilecek şekilde düşmanlığa ve kin beslemeye açıkça tahrik edilmesinin sonuçları, yakın tarihimizde Çorum, Maraş ve Sivas'ta çok acı bir şekilde görülmüştür. Nitekim 57 yurttaşın hayatını kaybettiği, 200'ün üstünde yaralı; 300'e yakın ev ve işyerinin tahrip edilerek yakılması; binlerce ailenin göçüyle tarihin en karanlık sayfaları arasında yerini alan Çorum katliamı Alaaddin Camii'ne bomba atıldığına dair gerçek dışı bir haber üzerine başlamıştır."
BİRA KUTUSU ORDAN ORAYA DOLAŞTIRILMIŞ
Bezm-i Alem Valide Sultan Camii Müezzini Fuat Yıldırım'ın camide içki içildiğini görmediği, protestocuların içki içmedikleri yönündeki beyanı ve Zaman Gazetesi İstihbarat Şefi İbrahim Doğan'ın bira kutusunun eylemcilerin camiyi boşaltmasından sonra konduğu yönündeki twitleri de delil olarak gösterildi. Elinde bira kutusu olmakla suçlanan Emre Öztürk'ün kola kutusu taşıdığı yönündeki beyanına işaret edildi. Bira kutusunun hem camideki halı üzerinde, hem de ayakkabılıkta görüntülendiği ifade edilerek, "Boş bira kutusunun markası, rengi ve ezilme biçimi aynıdır. Çünkü her iki yerde çekilen boş bira kutusu aynı boş bira kutusudur. Bir bira kutusu, Cami'nin değişik yerlerine götürülmüş, buralarda fotoğrafı ve videosu çekilmiş ve birden fazla bira kutusu olduğu izlenimi yaratılmıştır" denildi,
ÖNCE YOK SONRA VAR
AA'nın servis ettiği 13 fotoğraf arasında hiçbir yerde boş bira kutusunun olmadığı vurgulandı. Dilekçede, görüntü çelişkileri şöyle sıralandı:
"* Protestocuların camiye sığındıkları gece ve sonrasında Doğan Haber Ajansı (DHA), Cihan Haber Ajansı (CHA), İhlas Haber Ajansı (İHA) ve Anadolu Ajansı (AA) tarafından toplam beş adet video çekimi yapılmıştır. AA ilk görüntüyü gece, ikinci görüntüyü ise gündüz çekmiştir.
devamını okumak için tıklayınız
24 Mart 2015 Salı
Yeni kamplaşma bildik eski formülle mi olacak? ÜMİT KIVANÇ
Haftaya yurttan karışık canhıraş seslerle başladık. Hükümet propaganda aygıtından elemanların "büyü bozuluyor" hayıflanmalarıyla "elverin beyler!" çağrıları birbirine karıştı. Saray muhafız alayı komutanlığına soyunan Melih Gökçek'in isyan lideri Bülent Arınç'a savurduğu tehditli hakaretli bumeranglar henüz havadayken, bir kısmı Hıristiyan veya Budist olmasa bütün dünyayı tek başına gütme peşindeki cumhurbaşkanı başkalarını "koltuk sevdası"yla itham etti. (Gökçek'in merdivendeki kıyafet balosuna çok yakışacağına itiraz edeni ciddiye bile almam.)
Ve tabiî kendisine böylesine sağlam bir çoğunluk iktidarı bahşetmiş vaziyetin, bütün patırtıya rağmen, bilincinde olduğunu gösterdi: "Marjinal ateistler bizi anlayamaz," dedi.
Bana sorarsanız -niye sorasınız, orası ayrı- söylediği en önemli laf buydu. Çünkü basitçe, safça "küskünler barışsın, birlik-beraberlik olsun" çağrısı yapmak yerine, bütün hareketin altında/ardında birleşirse kazanacağı muhtevaya işaret etti. Bunu sadece, kavgayı bizzat çıkardığı için birlik-beraberlik çağrısı yapamayacak oluşuna bağlamak isabetli olmaz. "Odağı kaybetmeyelim, biz yine dinden yürüyelim"i vurgulaması gayet mantıklı. Zira artık AKP adlı toplumsal organizmayı birarada tutabilecek, ortalıkta açıkça adı konabilecek başka herhangi bir kuvvet yok. İnşaat rantıyla falan, görece dar bir çember içinde oynanabiliyor, buna karşılık, din çimentosu hâlâ geniş seçmen kitlesine sunulabilecek tek ikna edici armağan.
(Muhalefetin önemli bölümünün, kapışmayı tam da AKP'ye hep kazandıracak bu alanda kabul etmesi, sürdürmesi, cumhurbaşkanının şüphesiz en büyük güvenceleri arasında yeralıyor. Bu başlı başına uzun mevzu, yakında başka bir yazıda konu edelim.)
Erdoğan ayrıca büyük bölümü yolsuzlukların aynen ortaya çıktığı haliyle varolduğuna inanan bir kitlenin buna rağmen kendilerine oy vermiş oluşunu veri alıyor. Çok isabetsiz mi? Değil.
Dikiş bir yerden sökülünce huzursuzluğun yayılacağını seçmenler hisseder, onlar da huzursuz olur. Doların yükselmesi, doları olmayan milyonları doğrudan etkilemez ama herkes için işlerin iyiye gitmeyeceğine dair işarettir. Parti tepelerinde kapışma, hele cumhurbaşkanıyla hükümetin, parti yönetiminin birbirine girmesi, elbette seçmenin huzurunu kaçırır. Din örtüsü, bütün bunların üzerine serilebildiği için işe yarıyor. Giderek kızışan kavga ortamında bunun da ne kadar başarılabileceği elbette ciddî soru; yine de başvurulacak çarelerin görece en sağlamı bu.
Bir yandan da öyle görünüyor ki, AKP'nin üst katlarında giderek büyüyen kavga gürültü artık "marjinal ateistlere karşı birlik olalım" muhabbetiyle yatıştırılabilecek gibi değil. Melih Gökçek tarzı işin içine girdi mi asgarî nezaket bile kalmıyor ortada. Bülent Arınç'ın halen aşağı yukarı "lanetli" gibi bir anlama gelen "paralel"likle suçlanması için birkaç saat yetti. Daha bunun Mehmet Metiner'i var, propaganda aygıtının Gezi, Kabataş, tapeler süreçlerinden geçmiş tecrübeli yalancıları, iftiracıları, küfürbazları var... Hele bunların bir kısmı birbirine karşı saf tutarsa, tankerden petrol sızmış körfez kirliliğine yaklaşmamız iki köşeyazısı, üç tv tartışması mesafesine geliverir.
ASKERİYENİN SAHNEYE YENİDEN TEŞRİFİ
Lâkin son dönemin "paralel yapı"yla mücadele teranesi ve artık göz önündeki kapışmanın açtığı müsait alandan pek tanıdık bir nahoş ses duyulmaya başlandı. Askeriye, "iç siyasî çekişmelerin aktörü olmayacağını" gürültüyle ilan ederek iç siyasî çekişmelerde taraf ve aktör olduğunu hepimize duyurmuş, daha doğrusu hatırlatmış oldu. Ardına generalleri dizip kameralara parmak sallayarak hepimizi tehdit eden Genelkurmay başkanı sesine, geri planda, Roboski'de katırları vuran askerlerin silah sesleri eşlik ediyordu. (Ordu sanırım, "köyün gençlerini bombalarla parçalayınca sorun oluyor, bari katırları vuralım" demiş.)
Abdullah Öcalan'ın Newroz mesajı üzerine Genelkurmay'ın açıklaması, birkaç bakımdan gayet cüretkâr ve tehditkâr. İlkin, Genelkurmay'ın "hiçbir zaman muhatabı olmayan ve olmayacak olan terörist başı"ndan sözediyor. Bu, devletin "savaş" gibi bir konudaki en stratejik ve operasyonel kurumu adına yapılmış "Barış Süreci'ni tanımıyoruz" açıklamasıdır. (Zaten siz niye muhatap olasınız ki, olunacaksa siyasetçiler olur!)
İkinci olarak, Genelkurmay, Süleyman Şah türbesinin taşınması konusunda, olan bitenin sahiden olup bittiği gibi olup bittiğini imâ eden haberler yazılmasına kızmış. Alt tarafı "Süleyman Şah Saygı Karakolu'nun SURİYE toprakları içinde yer değiştirmesi" sözkonusu; bunun için "TSK ile PYD/PKK'nın işbirliği yaptığı"nı söylemenin âlemi var mı, diye haykırıyor. "EŞME RUHU" da ne demek? (Askerlerin bu büyük harf tercihleri beni hep uzun uzun düşündürür...)
Ordu böyle bir açıklama yapmasa, onu vatana hıyanetle filan suçlayacak olan mı vardı? Yoksa tam aksine, bir şekilde barışa katkısı oldu diye bu "işbirliği" halkın çoğunluğunu memnun mu etti? Anlıyoruz ki, ordu bu konuda halkın değil kendisinin veya MHP'nin ajandasını takibe karar vermiş.
Ordunun açıklamasında en dikkat çekici yanlardan biri, bu açıklama yazılırkenki haleti ruhiye. Çok heyecanlanmışlar ve o eski "uyarıcı" zamanlarını hatırlatmak istemişler? Nereden mi anlıyoruz? Bakın: "...şerefli, haysiyetli ve onurlu Millî Ordu Türk Silahlı Kuvvetleri..." Hepsi birden! Niye? Aşağı yukarı aynı şey değil mi bütün bu sıfatlar? Üçünü birarada yazınca insana bir mide fesatı hissi gelmez mi?
Genelkurmay, "Açıklamalarımızda defaatle vurguladığımız üzere," diye devam ediyor, "Türk Silahlı Kuvvetleri, iç siyasi çekişmelerin bir aktörü olmayacak, Demokratik, Laik, Sosyal, Hukuk Devleti'nin gereklerini yerine getirmeye devam edecektir."
Bu "gerekler"in en basiti, "defaatle" açıklamalar yapmamak, sesini kesip vazifeni bilmek, o sınırlar içinde davranmak oysa.
Başta AKP ve en azılı görünen muhalifleri, hepimiz yüz küsur senelik Teşkilatı Mahsusa geleneğinin, derini meriniyle İttihat-Terakki'den devralınan ikili devlet yapısının bir şekilde eriyip gittiğine dair, iyimser mi desem aptalca mı desem bilemediğim bir yanılsamaya prim veriyoruz. Neden? Erdoğan'ın afra tafrası bizi biraz yanıltıyor olabilir mi?
Açılacak en ufak gedikten o devlet geleneğine uygun aktörler, eylemler, faaliyetler akacaktır hayatımıza; kimsenin şüphesi olmasın.
Şöyle bir soruyu sormanın yeridir:
...
devamını okumak için tıklayınız
Cumhurbaşkanı, toplumu başkanlık sistemine razı etmek için gerilime yol veriyor - Bekir Ağırdır
Toplum neye razı edilmek isteniyor?
Olağanüstü koşullar bahanesi bu topraklarda devletin, egemen gücün ve iktidarların hep kullandığı bir gerekçe oldu. Çünkü bu gerekçeye sığınılarak hep devletin yeniden yapılanması ve hatta günlük, küçük düzeltmeler bile ertelendi.
Olağanüstü koşullar gerekçesi ve devletin, iktidarların körüklediği korkular beraberce bir başka amaç için kullanıldı asıl. Toplumun olağanüstü yöntemlere razı edilmesinin politik aracı oldu bu durum.
Örneğin Kürt meselesi. Meseleyi şöyle de tanımlamak mümkün. Kürt meselesi, Türklerin kendi haklarından vazgeçmeye razı edildiklerinin toplamıdır bir bakıma. Kürt meselesinin yarattığı olağanüstü koşullar ve tedbirler gerekçesiyle, bölünme paranoyası da kullanılarak Türkler ve tüm bir toplum nelere razı edildi? Yönetime katılma hakkından, devletin demokratikleşmesi talebinden, insan hak ve özgürlüklerinden, düşünme ve ifade özgürlüğünden, örgütlenme özgürlüğünden kendi rızasıyla vazgeçmeye mecbur kaldı toplum.
Örneğin darbeler. Darbeler öncesi öyle bir ortam yaratıldı ki, toplum var olan sistemin tıkandığı, siyasetin bu tıkanmaya çözüm üretemediği gibi bizatihi nedeni olduğu, bu tıkanıklığın ürettiği paranoyaların ne denli yakın tehlike olduğu algı ve duygusuna kapıldı. Hatırlayın 12 Eylül sabahını ya da 28 Şubat dönemini, toplumun önemlice büyüklükteki kesimleri o darbelere bile razı hale gelmişti, getirilmişti.
Eylül'den beri ülke başka bir gerilim yaşıyor. Son bir yılda iki seçim yapılmış, iktidar partisi kazanmış ve adayı Cumhurbaşkanı seçilmiş. Meclis'te hala konforlu bir çoğunluğa sahip, istediği yasayı çıkarabiliyor. Öyleyken neden iktidar partisinde gerilim var?
Gerilimi yalnızca Cumhurbaşkanı ile Başbakan arasına ya da Bülent Arınç arasına sıkıştırmak doğru değil bana kalırsa.
Çözüm süreci için canımı ortaya koydum diyen Cumhurbaşkanı şimdi süreci bile riske atacak kadar öfkeli çıkışları neden yapıyor? Kendi kararıyla partinin ve hükümetin başına atadığı Başbakan'ı, partinin, bürokrasinin, kamuoyunun önünde neden sürekli açığa düşürüyor? Kendi eliyle kurduğu, geliştirdiği partiyi, partinin iç mekanizmalarını, alışkanlıklarını tıkamak, bozmak pahasına neden zorluyor?
Benim kanaatim, belki de Cumhurbaşkanı, bu parlamenter sistemle olmaz, Cumhurbaşkanı ile Başbakan aynı partiden bile olsa işler yürümüyor hipotezini ispatlamaya çalışıyor.
Cumhurbaşkanı toplumu başkanlık sistemine razı etmek için bu gerilimlere yol veriyor.
...
devamını okumak için tıklayınız
23 Mart 2015 Pazartesi
AK Parti-HDP rekabeti, Çözüm Süreci'nin önüne geçebilir - E. Fuat Keyman
Newroz, bir buçuk milyon civarında insanın katılımıyla kutlanıyor. Sadece Kürtler değil, farklı kimliklerden insanlar, baharın gelişini, barış ve özgürlüğün gelişi umuduyla kutluyorlar. Diyarbakır'a, Bağlar Meydanı'nı doldurmuş insanlara bakıyorum. Yüzler gülüyor, geleceğe umutla bakılıyor. Diyarbakır'da Newroz, bir şenlik havasında, farklı kimliklerin, hep birlikte, diyalog içinde, barış ve birlikte yaşama için sloganlarıyla, talepleriyle, danslarıyla, türküleriyle kutlanıyor.
Hepimiz merak içindeyiz: PKK'nın cezaevindeki lideri Abdullah Öcalan'ın mesajının okunmasını bekliyoruz. Halkların Demokratik Partisi (HDP) İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder, "Öcalan, Newroz'da okunacak, demokratik cumhuriyetin inşası için perspektif içeren tarihi mektup hazırlıyor." açıklamasını yapmıştı.
Acaba, Öcalan'ın mektubu, gerçekten, tarihi nitelikte olacak mı? Türkiye'de silah ve çatışma döneminin artık bittiği ve müzakere temelli siyaset döneminin başladığını duyabilecek miyiz? Ülkemizde çatışma ve silah dönemi tümüyle, geri dönülemez olarak bitti mi? Bağlar Meydanı'nı dolduranlar, bu mesajı duymak istiyor. Onlardan biri olarak ben de böyle bir mesajı, net ve güçlü irade içeren bir tonda duymak istiyorum. Diyarbakır'a Newroz'dan bir gün önce geldim. Konuştuğum insanların tümüne yakını da bu mesajı, güçlü ve net ifadelerle duymak istediklerini ifade ettiler.
Niye umutlu olabiliriz?
Bu bağlamda üç önemli gelişmenin altını çizmeliyiz:
1) Çözüm Süreci, 28 Şubat 2015 Dolmabahçe Ortak Açıklaması ile geleceği dönük umutların arttığı bir döneme girmişti. Bu açıklama ile 'çatışma ve silah döneminin bittiği' vurgulanmıştı. Dolmabahçe Açıklaması, 7 maddesinde herkes için demokrasi talebinin geçtiği, üzerinde müzakere edilecek 10 maddeyi içeriyor ve silah yerine demokratik siyaset dönemine geri dönüşü olmayacak biçimde geçildiğini söylüyordu.
2) Kandil'in duruşu: Çözüm Süreci'nde, Kürt aktörler içinde, Kandil'den en sert eleştirel duruşu sergileyen KCK Eş Başkanı Cemil Bayık ile Cumhuriyet'ten Ahmet Şık ve Taraf'tan Amberin Zaman söyleşi yaptı. Bu söyleşilerde Kandil yine sertti. Bayık yine Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) eleştirisini sert bir dille ortaya koyuyordu. Fakat Bayık'ın her iki söyleşide de net olarak vurguladığı iki nokta çok önemli: "Türkiye'de savaşmamızı gerektiren koşullar kalmadı." ve "Türkiye'deki mücadelemizi siyaset üzerinden yürüteceğiz." Bu noktalar, PKK için Türkiye içinde çatışma ve silah döneminin bittiğini ortaya koyarken, aynı zamanda HDP'nin neden 7 Haziran 2015 genel seçimlerine parti olarak girdiğini de açıklıyor.
...
devamını okumak için tıklayınız
22 Mart 2015 Pazar
Suya hasret, suya esaret! - FEHİM TAŞTEKİN
Sınır aşan sular ve ortak su havzalarının paylaşımı Ortadoğu'daki çatışmaları tetikleyen faktörlerin başında geliyor. Suların kullanımı, korunması ve geliştirilmesine yönelik ortak mekanizmaların kurulması halinde suyun çatışmaları tetikleyen faktör olmaktan çıkıp bölgenin siyasi sorunlarının çözümünü de kolaylaştıran 'barış katalizörü' olması mümkün. Bu bakış açısıyla 2009'dan beri Mavi Barış adlı proje üzerinde çalışan Strategic Foresight Group (SFG), 18-19 Mart'ta Ürdün Prensi Hasan'ın başkanlığını yaptığı WANA Institute'ün ev sahipliğinde Amman'da tehlike altındaki sular üzerine iki günlük konferans düzenledi. Uzmanlar ve yetkililerin katıldığı konferansta sorunun taraflarından Suriye ve İsrail temsil edilmedi. Bu en önemli eksiklikti.
SU İÇİN SAVAŞ, SAVAŞTA KOZ OLARAK SU
Laf sudan açılınca herkes kendi zaviyesinden komşusuna yükleniyor. Ürdünlüler, Ürdün Nehri'ni kirletip suyunu çalan İsrail'den mustarip. Yermuk nehrinin sorumsuz kullanımı nedeniyle de Suriye'ye kızgınlar. Iraklılar Dicle'nin debisinin düşmesinden dolayı Türkiye'yi, yine Fırat'ın sularının azılmasından dolayı hem Türkiye hem Suriye'yi topa tutuyor.
"Türkiye suyumuzu kesiyor" diye sızlanan Suriye'yi dinleme şansımız olmadı. Hem iç savaş hem de Şam yönetimine yönelik diplomatik tecrit Suriye'nin bu tür konferanslara katılımını engelliyor. İşgal altındaki Golan Tepeleri'nde su kaynaklarını zapt eden, Ürdün Nehri'ni tepe tepe kullanan, Gazze Şeridi'nin yer altı sularını tüketen ve Batı Şeria'nın kaynaklarını istismar eden İsrail bu tür toplantılardan uzak duruyor. İsrailliler katıldıklarında da ziyadesiyle hazırlıklı geliyor ve İsrail çıkarları için manipülasyonun alasını yapıyor. Keşke bölge ülkeleri de İsrailliler kadar verilere hakim olabilseler.
Konferansta uzmanların tebliğleri ve SFG'nin sunduğu 'Su ve Şiddet' (okumak için tıklayın) ile 'Su-Güvensiz: Ortadoğu'da Hayatta Kalma Krizi' (okumak için tıklayın) raporları gri bir tablo ortaya koydu. Özetle şimdiye kadar devletler arası gerilimler ve çatışmaların altında su varken son yıllarda bu soruna bir boyut daha eklendi: IŞİD gibi devlet dışı aktörler suyu silah olarak kullanıyor.
Su krizine dair bugüne gelmeden dünü dair birkaç örnek aktarayım:
* 1960'larda İsrail, Suriye'nin Ürdün Nehri üzerinde inşa ettiği su kanallarını bombaladı.
* 1970'lerde Irak, Fırat'ın suyunu kesiyor diye Suriye'nin Tabka Barajı'nı uçurma tehditleri savuruyordu.
* Türkiye öteden beri GAP nedeniyle Suriye ve Irak'tan şikâyet alıyor. Şimdilerde Ilısu baraj projesi yüzünden Türkiye topa tutuluyor.
* Amerikan güçleri 2003'te Irak'ın su altyapısını mahvetti. Sadece Bağdat'ın su şebekesinin yüzde 40'ı yok edildi.
* İsrail 2006'da Lübnan'da 1.7 milyon insani susuz bırakacak şekilde su altyapısını tahrip etti. İsrail bombardımanına bağlı olarak sulama kanallarının tahribi ve kirlilik yüzünden mevsimlik tarımsal üretim yüzde 90 düştü.
SU, IŞİD'İN EN ETKİLİ SİLAHI
Mevcut durumla ilgili tablo ise şöyle:
* Irak ve Suriye'de su kanallarının kesilmesi, suların siyasi amaçlarla yönlendirilmesi, kaynakların kirlenmesi, elektrik kesintilerine bağlı olarak arıtma ve pompalama tesislerinin çalışmaması gibi onlarca sorun milyonları etkiliyor, göçlere yol açıyor.
* 2011'den beri Suriye'de hem hükümet hem muhaliflerin saldırılarıyla su altyapısı önemli ölçüde zarar gördü. Mesela Mayıs 2014'te Halep'in yarısı susuz kaldı. Altyapının çökertilmesine ilaveten Suriye genelinde su arıtma tesislerinin yüzde 35'i devre dışı kaldı. IŞİD'in kısmen kontrol ettiği Deyr el Zor'da şebeke suyunun yüzde 90'ı çalışmıyor. IŞİD'in merkez haline getirdiği Rakka'da da benzer sorunlar yaşanıyor.
* IŞİD şiddet kadar su ve elektriği halklara karşı boğun eğdirme aracı olarak kullanıyor. Suriye'de Takba ve Tişrin barajı ile Irak'ta Samarra ve (bir süreliğine) Musul barajını ele geçiren IŞİD vanaları kapatarak ya da kapakları açıp baskınlara yol açarak suyu silaha dönüştürdü. Halihazırda Irak'ta 4 barajı kontrol eden örgüt, itaat eden yerleşim birimlerini suyla ödüllendirirken boğun eğmeyen bölgelerin suyunu keserek cezalandırıyor. Ayrıca IŞİD, Suriye ve Irak'ta su arıtma tesislerinden ele geçirdiği klor gazını hükümet güçlerine karşı silah olarak kullanıyor.
* IŞİD'in Suriye'de Tabka barajındaki sorumsuz tasarruflarına bağlı olarak 2014'te Esad Gölü'nün su seviyesi ciddi şekilde düşünce Rakka ve Halep civarında 5 milyon insan bundan etkilendi. Örgüt su seviyesinin düşüşünden Türkiye'yi sorumlu tutunca Türk Dışişleri Fırat'ın suyunu kesmediklerini açıklamak zorunda kaldı. Barajda çalışanlar ise IŞİD'den önce su seviyesinin istikrarlı olduğunu kaydetti.
* IŞİD, 2014'te Irak'ta güneydeki Şii kentlerini susuz bırakmak için Nuaimiye barajının kapaklarını kapattı. Kerbela, Necef, Babil gibi Şii bölgeler susuz kalırken yukarıda Ebu Greyb civarı sular altında kaldı. Bu durum 12 bin aileyi evsiz bıraktı.
* IŞİD suyla cezalandırma taktiğini Felluce barajlarını kullanarak da yaptı.
* IŞİD'in su oyunlarıyla Diyala vilayetine bağlı Mikdadiye ve Saadiye'de 22 köy sular altında kaldı.
* Yine IŞİD, Kürdistan bölgesinde Hıristiyan ve Şiilerin yaşadığı Karakuş'un Dicle'den gelen suyunu kesti.
* IŞİD Talkhaneim'den çekilirken su deposunun elektriklerini kesip 3500 dolar fidye istedi.
* Ekim 2014'te Irak güçlerinin ilerleyişini durdurmak için Şirvan'da suyun yönünü değiştirerek 9 köyü sular altında bıraktı.
* Ekim 2014'te Diyala'ya bağlı Balad Ruz'da Şiileri susuz bırakmak için Sudur Barajı'ndan giden hattı kesti.
Suyun silah olarak kullanıldığına dair örnekleri bu şekilde uzatmak mümkün.
...
Devamını okumak için tıklayınız.












