22 Mart 2015 Pazar

Suya hasret, suya esaret! - FEHİM TAŞTEKİN

Sınır aşan sular ve ortak su havzalarının paylaşımı Ortadoğu'daki çatışmaları tetikleyen faktörlerin başında geliyor. Suların kullanımı, korunması ve geliştirilmesine yönelik ortak mekanizmaların kurulması halinde suyun çatışmaları tetikleyen faktör olmaktan çıkıp bölgenin siyasi sorunlarının çözümünü de kolaylaştıran 'barış katalizörü' olması mümkün. Bu bakış açısıyla 2009'dan beri Mavi Barış adlı proje üzerinde çalışan Strategic Foresight Group (SFG), 18-19 Mart'ta Ürdün Prensi Hasan'ın başkanlığını yaptığı WANA Institute'ün ev sahipliğinde Amman'da tehlike altındaki sular üzerine iki günlük konferans düzenledi. Uzmanlar ve yetkililerin katıldığı konferansta sorunun taraflarından Suriye ve İsrail temsil edilmedi. Bu en önemli eksiklikti. 


SU İÇİN SAVAŞ, SAVAŞTA KOZ OLARAK SU

Laf sudan açılınca herkes kendi zaviyesinden komşusuna yükleniyor. Ürdünlüler, Ürdün Nehri'ni kirletip suyunu çalan İsrail'den mustarip. Yermuk nehrinin sorumsuz kullanımı nedeniyle de Suriye'ye kızgınlar. Iraklılar Dicle'nin debisinin düşmesinden dolayı Türkiye'yi, yine Fırat'ın sularının azılmasından dolayı hem Türkiye hem Suriye'yi topa tutuyor.

"Türkiye suyumuzu kesiyor" diye sızlanan Suriye'yi dinleme şansımız olmadı. Hem iç savaş hem de Şam yönetimine yönelik diplomatik tecrit Suriye'nin bu tür konferanslara katılımını engelliyor. İşgal altındaki Golan Tepeleri'nde su kaynaklarını zapt eden, Ürdün Nehri'ni tepe tepe kullanan, Gazze Şeridi'nin yer altı sularını tüketen ve Batı Şeria'nın kaynaklarını istismar eden İsrail bu tür toplantılardan uzak duruyor. İsrailliler katıldıklarında da ziyadesiyle hazırlıklı geliyor ve İsrail çıkarları için manipülasyonun alasını yapıyor. Keşke bölge ülkeleri de İsrailliler kadar verilere hakim olabilseler.

Konferansta uzmanların tebliğleri ve SFG'nin sunduğu 'Su ve Şiddet' (okumak için tıklayın)  ile 'Su-Güvensiz:  Ortadoğu'da Hayatta Kalma Krizi' (okumak için tıklayın) raporları gri bir tablo ortaya koydu. Özetle şimdiye kadar devletler arası gerilimler ve çatışmaların altında su varken son yıllarda bu soruna bir boyut daha eklendi: IŞİD gibi devlet dışı aktörler suyu silah olarak kullanıyor. 
Su krizine dair bugüne gelmeden dünü dair birkaç örnek aktarayım:

* 1960'larda İsrail, Suriye'nin Ürdün Nehri üzerinde inşa ettiği su kanallarını bombaladı.

* 1970'lerde Irak, Fırat'ın suyunu kesiyor diye Suriye'nin Tabka Barajı'nı uçurma tehditleri savuruyordu. 
* Türkiye öteden beri GAP nedeniyle Suriye ve Irak'tan şikâyet alıyor. Şimdilerde Ilısu baraj projesi yüzünden Türkiye topa tutuluyor. 
* Amerikan güçleri 2003'te Irak'ın su altyapısını mahvetti. Sadece Bağdat'ın su şebekesinin yüzde 40'ı yok edildi. 
* İsrail 2006'da Lübnan'da 1.7 milyon insani susuz bırakacak şekilde su altyapısını tahrip etti. İsrail bombardımanına bağlı olarak sulama kanallarının tahribi ve kirlilik yüzünden mevsimlik tarımsal üretim yüzde 90 düştü.


SU, IŞİD'İN EN ETKİLİ SİLAHI

Mevcut durumla ilgili tablo ise şöyle:  
* Irak ve Suriye'de su kanallarının kesilmesi, suların siyasi amaçlarla yönlendirilmesi,  kaynakların kirlenmesi, elektrik kesintilerine bağlı olarak arıtma ve pompalama tesislerinin çalışmaması gibi onlarca sorun milyonları etkiliyor, göçlere yol açıyor.

* 2011'den beri Suriye'de hem hükümet hem muhaliflerin saldırılarıyla su altyapısı önemli ölçüde zarar gördü. Mesela Mayıs 2014'te Halep'in yarısı susuz kaldı. Altyapının çökertilmesine ilaveten Suriye genelinde su arıtma tesislerinin yüzde 35'i devre dışı kaldı. IŞİD'in kısmen kontrol ettiği Deyr el Zor'da şebeke suyunun yüzde 90'ı çalışmıyor. IŞİD'in merkez haline getirdiği Rakka'da da benzer sorunlar yaşanıyor.
* IŞİD şiddet kadar su ve elektriği halklara karşı boğun eğdirme aracı olarak kullanıyor. Suriye'de Takba ve Tişrin barajı ile Irak'ta Samarra ve (bir süreliğine) Musul barajını ele geçiren IŞİD vanaları kapatarak ya da kapakları açıp baskınlara yol açarak suyu silaha dönüştürdü. Halihazırda Irak'ta 4 barajı kontrol eden örgüt, itaat eden yerleşim birimlerini suyla ödüllendirirken boğun eğmeyen bölgelerin suyunu keserek cezalandırıyor. Ayrıca IŞİD, Suriye ve Irak'ta su arıtma tesislerinden ele geçirdiği klor gazını hükümet güçlerine karşı silah olarak kullanıyor.

* IŞİD'in Suriye'de Tabka barajındaki sorumsuz tasarruflarına bağlı olarak 2014'te Esad Gölü'nün su seviyesi ciddi şekilde düşünce Rakka ve Halep civarında 5 milyon insan bundan etkilendi. Örgüt su seviyesinin düşüşünden Türkiye'yi sorumlu tutunca Türk Dışişleri Fırat'ın suyunu kesmediklerini açıklamak zorunda kaldı. Barajda çalışanlar ise IŞİD'den önce su seviyesinin istikrarlı olduğunu kaydetti. 
* IŞİD, 2014'te Irak'ta güneydeki Şii kentlerini susuz bırakmak için Nuaimiye barajının kapaklarını kapattı. Kerbela, Necef, Babil gibi Şii bölgeler susuz kalırken yukarıda Ebu Greyb civarı sular altında kaldı. Bu durum 12 bin aileyi evsiz bıraktı. 
* IŞİD suyla cezalandırma taktiğini Felluce barajlarını kullanarak da yaptı. 
* IŞİD'in su oyunlarıyla Diyala vilayetine bağlı Mikdadiye ve Saadiye'de 22 köy sular altında kaldı. 
* Yine IŞİD, Kürdistan bölgesinde Hıristiyan ve Şiilerin yaşadığı Karakuş'un Dicle'den gelen suyunu kesti. 
* IŞİD Talkhaneim'den çekilirken su deposunun elektriklerini kesip 3500 dolar fidye istedi. 
* Ekim 2014'te Irak güçlerinin ilerleyişini durdurmak için Şirvan'da suyun yönünü değiştirerek 9 köyü sular altında bıraktı. 
* Ekim 2014'te Diyala'ya bağlı Balad Ruz'da Şiileri susuz bırakmak için Sudur Barajı'ndan giden hattı kesti. 
Suyun silah olarak kullanıldığına dair örnekleri bu şekilde uzatmak mümkün.
...
Devamını okumak için tıklayınız.



20 Mart 2015 Cuma

Gül'ün siyaseti... - HASAN BÜLENT KAHRAMAN

Uzun suskunluk, arayış ve beklenti döneminden sonra açıklamalar peş peşe gelerek Abdullah Gül siyasete davet edildi. Bu beklenmeyen, her şeyiyle sürpriz bir oluşum değil. Siyaset içi ilişkilerin birkaç aylık süre zarfında gösterdiği inişler çıkışlar çeki taşı gibi yerinde duran asıl meseleyi etkilemez. Asıl mesele dediğim Abdullah Gül gibi bir siyasi şahsiyetin siyasetin ağrılık merkezini her şart altında oluşturacağıdır.
Nasıl olmaz? Son yirmi beş yılın siyasetinde en etkili noktalarda bulunmuş bir kişiden söz ediyoruz. 1991'de parlamentoya girmiş ama 1960'lardan itibaren siyasetin içinde yaşamış bir kişi Gül. Milletvekili seçilmesinden hemen sonra partisinin yenilikçi, farklı cephesini oluşturmuş. On yıl kesintisiz AB Parlamenterler Meclisi'nde bulunmuş. Erbakan'a karşı hareketin liderliğini yapmış. Ak Parti hareketini hazırlamış. Programını yazmış. Başbakanlığını, çok başarılı Dışişleri Bakanlığını yapmış. Cumhurbaşkanı seçilmiş ki, bu bir darbenin arkasındandır. Cumhurbaşkanlığındaki başarısı ayrı bir konudur. Bu profilin değil Ak Parti, Türkiye siyaseti tarafından da daha ileri şekilde değerlendirilmemesi pek siyasi akılla uzlaşacak bir husus değildir. Nitekim o siyasi akıl harekete geçip bugünkü çağrıları gerçekleştirdi. Kaldı ki, Gül'ün Cumhurbaşkanlığından ayrılmasından hemen önce de bugünküne benzer davetler başlamıştı.
***

Görev yapmış liderlerin siyasete dönmesi ne Türkiye'de ilktir ne de dünyada. İnönü, kimseye nasip olmayan kariyerinin ardından 1961'de, hem de on yıl gündelik siyaseti en şiddetli şekilde yapıp yaşadıktan sonra Başbakan olmuş, genç Demirel tarafından 1965'te devrilmiştir. De Gaulle ulusal kahramandı. Uzun süre evinde oturduktan sonra bir kere daha siyasete çağrıldı. Sayısız örnek var.
Bugünkü demokratik siyaset veya bugünkü dünyanın yeni kitle iletişim araçları, yeni zaman- mekân algıları, kısacası çok daha hareketli ve hatta sivil ortamında İnönü ve De Gaulle türü 'kurtarıcı' siyasetçilere gerek yok. Tersine. Her şey çok daha fonksiyonel çizgide gelişiyor. Bugün Başbakan olan birisi Avrupa'da ertesi yıl bir şirketin genel müdürü oluyor veya bir uluslararası örgütte çalışabiliyor. Çok daha yumuşak geçişlerin, ısrarla söylüyorum demokratik pozisyonların dünyası bugünkü dünya. Gül zaten siyasetin dışında kalmayacaktı. Siyaset düşüncesi üretecekti. Siyasal meselelerle uğraşacaktı. Aynı işi parlamentoda eylemli siyasetin içinde olarak da yapabilir. Gül devlet adamlığını kanıtlamış bir siyasetçidir. Konumu ne olursa olsun bu niteliğini korur.
...
devamı için tıklayınız















Tunus'taki katliam ve risk altında Türkiye - ahmet insel

Çarşamba günü Tunus'un başkentinde, ünlü Bardo müzesinin girişinde otobüsten inen turistlere açılan ateş sonucunda, 20'si turist, 23 kişi öldü. Yaralıların bazılarının durumu ağır ve ölü sayısının artmasından endişe ediliyor. Ateş açan iki kişi de, dört saat süren çatışma sonunda öldürüldü. Saldırganların Tunus'lu oldularını belirtip, kimliklerini açıklayan Tunus hükümet kaynakları, Ensar El Şaria örgütü üyesi olduklarını, Libya'da silahlı eğitim aldıklarını iddia ediyor. Saldırganlara yardım ettiklerinden şüphelenilen dokuz kişi Perşembe günü gözaltına alındı. Tunus'ta Nisan 2002'de Cerba adasındaki sinagogda 21 turistin ölümüyle sonuçlanan intihar saldırısını El Kaide sahiplenmişti. Bardo katliamından bir gün sonra, bu saldırıyı sahiplenen daha çıkmadı.
Tunus saldırısı Suriye'de İslam Devleti veya diğer radikal islamcı örgütlerin bayrağı altında savaşan yabancıların arasında Tunus vatandaşlarının en büyük grubu oluşturduğu olgusunu yeniden gündeme getirdi. Haziran 2014'de Tunus içişleri bakanı bu sayının 2400 civarında olduğunu tespit ettiklerini söylemişti. Bu kişilerin El Nusra saflarında savaşmak üzere Suriye'ye gittiklerini, sonradan %80'inin İslami Devlet saflarına geçtiğini belirtmişti.
Tunus İçişleri Bakanı, Şubat 2014'de yaptığı açıklamada ise, 400 Tunuslunun Suriye'den döndüğünü tespit ettiklerini ve 8.000 Tunus vatandaşının Suriye gitmesini engelledikleri bilgisini vermişti.
Tunus'taki saldırı, demokratikleşme süreci açısından Arap isyanları sonrasındaki örnek ülke olma konumundaki bir ülkeye yapıldı. Tunus'ta cumhurbaşkanı, ordu komutanları ve emniyet güçleri  yöneticileriyle yaptığı toplant sonunda, Tunus'u "savaşhalinde ülke" ilan etti. Tunus'ta laik Nida Tunes ve İslamcı Ennahda'nın da dahil olduğu koalisyon hükümeti, 6 Şubat 2015'de yapılan güven oylamasında 60 hayır oyuna karşılık 166 evet oyuyla göreve başlamıştı. Turizmin önemli bir gelir kaynağı olduğu Tunus ekonomisi kısa vadede daha da zorlanacak.
Bu saldırı, Suriye'de 12-15.000 arasında olduğu tahmin edilen yabancı uyruklu cihatçı savaşçı grubu içinde neden Tunuslular birinci geliyorlar sorusunu da akla getiriyor. Tunusluların arkasından ikinci sırada Suudi Arabistanlılar, ardından da Ürdün ve Fas vatandaşı cihatçı grupların geldiği tahmin ediliyor. Tunus hükümeti geçen sonbaharda kendi vatandaşı cihatçı savaşçıların Suriye'den ülkelerine dönmelerinin, Tunus için çok büyük bir terör tehdidi oluşturduğunu açıkça ifade etmişti.
Suriye'de İslami Devlet saflarında savaşan veya lojistik destek veren yabancıların finansmanında Katar ve Suudi Arabistan kaynaklı paranın payının büyük olduğunu gözlemcilerin hepsi kabul ediyorlar. Tunus'tan Suriye'ye genellikle Libya'da ilk silah kullanma eğitimini aldıktan sonra Türkiye üzerinden giden kişilerin ailelerine belli bir tazminatı bu kaynaklar ödüyor.
Suriye'ye İslami cihada katılmak amacıyla veya daha sonra İslami Devlet bayrağı altında yaşamak arzusuyla gidenlerin arasında Batı Avrupa ülkelerinden gelenlerin oranı da az değil. Bunların arasında, yakın tarihlerde müslüman olmuş gençlerin oranı dikkat çekiyor.
Suriye'de bulunmaya devam eden veya ülkelerine dönmüş kişiler arasında yapılan araştırmaların sonuçları da yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı. Burada dikkat çeken olgulardan biri, Suriye'de kıyamet alametinin belirdiği, Deccal'in ortaya çıktığı, Mesih'in Şam'da Deccal'i öldüreceği nihai savaşın verileceği inancının yabancı cihatçılar arasında epey yaygın olduğu. Yahudi ve Hıristiyan inancındaki Armagedon'un İslami versiyonu olan Melhame-i Kübra'nın Suriye'de, kimisine göre Şam'da, kimisine göre Amik ovasında verileceği inancının hakim olmasına en anlamlı örnek, İslami Devlet'in ingilizce yayımladığı internet dergisinin adı: Dabiq. Bu Halep'in kuzeyinde, Türkiye sınırına çok yakın bir köyün ismi ve aynı zamanda Mercidabık Savaşı'nın yapıldığı ova. İslami Devlet'e katılanların arasında verdiği kutsal savaşta ölüp, cennete gideceği güveniyle savaşanların oranı çok yüksek. Suriye dışında suikast düzenleyenler de genellikle suikast sonrası çatışmada ölerek "şehit" mertebesinde cennete gitmek üzere saldırılarını planlıyorlar.
Farklı beklentiler içinde yüzyıllardır dönem dönem Hıristiyan ve Yahudi dünyasında çıkan binyılcı bir kıyamet beklentisinin benzerinin İslam dünyası içinde yoğunlaşma alanı bugün Suriye. İslami Devlet'in kuruluşunu ilan etmesi bu beklentiyi ete kemiğe büründürmüşe benziyor.
Elbette İslami Devlet ve diğer cihatçı örgütlerin safında böyle bir binyılcı kıyamet beklentisi içinde hareket etmeyenler de var. Tamamen macera arayan, içinde olduğu anlam boşluğunu bu yolla doldurmaya çalışanlar da önemli bir grup oluşturuyor. Örneğin Fransa'da bu konuda yayınlanan çalışmalarda, ebeveynleri müslüman olmayan ailelerde büyüyüp yakın tarihte çeşitli yollarla müslüman olup Suriye'ye giden gençlerin motivasyonlarının temelinde büyük bir nefret yoğunlaşması ön çıkıyor. Robert Zaretsky, Los Angelos Times'da Aralık 2014'de yayımlanan yazısında, 2. Dünya Savaşı sırasında Alman Nazi ordusu saflarında son güne kadar savaşan, Fransız gönüllülerden oluşan Şarlmayn tümeninden hayatta kalanların anılarında anlattıklarıyla bugün İŞİD saflarına katılan Fransız gençlerin motivasyonları arasındaki yakınlığa dikkat çekiyor. Şarlmayn tümeninin gönüllüleri kendilerini "bütün medeniyetlerin düşmanı olan bolşevizme karşı savaşmak için Rusya'ya giden" Batı medeniyetinin Haçlıları olarak tanımlıyorlardı. İslami Devlet veya ona yakın örgütlerin bayrağı altında ve ölmek üzere suikast ve katliam düzenleyen militanların motivasyonları çok farklı değil. Farklı olan düşmanın ismi.
...
devamını okumak için tıklayınız

19 Mart 2015 Perşembe

Çanakkale'nin zaferi yanında, neler düşünmeli? - TARHAN ERDEM

Başbakanımız, Çanakkale Zaferi'nin Osmanlı Devleti'ne ne kazandırdığını hiç bilmiyor gibi konuştu tören kürsüsünde!
Dün Çanakkale'de, zaferin 100'üncü yılı anma toplantıları vardı. Bu muharebeyle başlayan Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküş savaşı, dört cephede sürdükten sonra 1918'de Mondros'la bitti.
Dün sadece "Çanakkale Zaferi'ni" kutladık. Neydi kutladığımız? Kutlayalım da, başını ve sonunu da düşünmeyi unutmayalım; hatırlayalım:
1914 yılı sonbaharında, Yavuz ve Midilli gemilerinin Alman Amirali Souchon'un emrinde Karadeniz'e tatbikat amacıyla çıkmıştı. Tatbikat sırasında bazı Rus limanlarının bombalanması ve mayınlanmasıyla, Osmanlı - Rus savaşı başladı. Bu olaydan bir kaç gün sonra Ege'deki İngiliz ve Fransız gemileri Çanakkale Boğazı ağzındaki iki bölgeyi bombaladılar. Bu iki muharebeyle, ilan edilmeden Birinci Cihan Harbi başlamış oldu. (*)
Her iki olay Osmanlı Devleti'ni, birlikte veya karşısında olduğu devletlerin, iki tarafın da birlikte istedikleri gibi, savaşa sokmuş oldu. Birinci Dünya Savaşı zaferle başladı, sonu hüsranla bitti! Trablusgarb'tan, Sarıkamış'a, güneyden kuzeye savaştık, zaman zaman kahramanlık haberleri alınsa da, her cephede çoğu kez mağlubiyetle çekildik; sonuçta, Osmanlı Devleti temsilcileri, Mondros'ta "Mütareke"yi, sonra da Sevr'de "Sulh muahedesi"ni imzaladılar!
Bu savaş, "Hürriyetin ilanı" olarak da adlandırılan "İkinci Meşrutiyet" döneminin eseridir.
İkinci Meşrutiyet'in ilk günlerinde, "Hürriyet", "Eşitlik", "Adalet" ve "Kardeşlik" sözlerini dillerinden düşürmeyen İttihat ve Terakki Partisi'nin liderleri, 1908 sonrasında bu ilkelerin içini doldurmak için hiçbir şey yapmadılar ve iktidarda kalmak için her yola başvurdular: Her adımlarını "vatanı kurtarmak" için attıklarını söylüyorlardı. Siyasal cinayetler kovuşturulmuyor, seçimler erteleniyor, Kanuni Esasi bu nedenle değişiyordu! Meşrutiyetin ilanından 3 yıl geçmeden siyaset tıkandı.
Artık savaşı bile, iktidarı koruma aracı olarak kullanmanın yolu aranıyordu.
İktidarlarını korumak isteyenler maceranın her türlüsünü denediler; önce hürriyetler yok edildi, sonra kardeşlik.
İstanbul'un işgali ile iktidar da yok oldu!
Bu ortamın bir zaferini isterseniz kutlarken, sonraki dört yılı söylemeseniz de, hatırlamanız gerekmez miydi? Söylemeseniz olur ama bilmezden gelmeniz ayıp oluyor! Dün, "Çanakkale Zaferi milleti ayağa kaldırdı, oradan Mustafa Kemalin Meclis'i doğdu, Kurtuluş Savaşı o heyecanla yaratıldı" benzeri sözleri duyan tarihçilerimizin ne düşündüklerini merak etmiyor musunuz?
Kasım 1914'te, Ege'deki Fransız ve İngiliz donanmalarına Çanakkale'yi bombalama emri vermelerinin en güçlü nedeni Osmanlı Devleti'ni harbe sokma isteğiydi.
İttihat ve Terakki Partisi liderleri ise, "iktidarı koruma" kararlarını, kafalarına kazımışlardı. Bu karar hayatlarının ilk meselesiydi, bu heveslerini 1918'e kadar kafalarından silmediler!
Günümüzde, Çanakkale Zaferi'nin 100'üncü yılında, o savaşın kahramanlıklarından başka şeyleri de hatırlamamız gerekmez miydi? Bu gün bize gerekli bilgileri ve düşünceleri, "1912 veya 1913 yılındaki siyasal gelişmeler, ittifaklar bilinmiyor muydu?" ,"bu savaşa niçin girdik?" ve benzeri soruların cevaplarında bulamaz mıydık?
...
devamını okumak için tıklayınız


























18 Mart 2015 Çarşamba

Kozmik Oda'nın esrarı - Oya Baydar

Gündelik yaşamımızı, ruh sağlığımızı, huzurumuzu, çoluk çocuğumuzun geleceğini etkilemese, bu ülkede olup bitenleri heyecanlı, biraz da acıklı ve korkulu bir macera filmi gibi seyredebilirdik. Yabancı bir medya mensubu olsaydık, zaman zaman dehşete düşsek, ya da kavrama güçlüğü çeksek bile, akla ziyan konu bolluğu karşısında keyifle el ovuştururduk. Ama bizler: kaderini bu ülkeye, bu topraklara bağlamış olanlar, eskiden reklam niyetine sinema afişlerine yazılan "29 kısım, tekmili birden" maceraları aratmayacak bu toplumsal iklimde bunalıyoruz, bunalmakla kalmayıp pusulamızı da şaşırıyoruz kimi zaman.

 

Toplumun ve siyasetin
temizlenmesi hayallerimiz

 

7 yıl kadar önce; failimeçhullerin araştırılacağını, devlet bağlantılı derin çetelerin açığa çıkartılacağını, devletin derinliklerindeki karanlığın bir ucundan da olsa aydınlanacağını, darbeci-vesayetçi odakların ve onların Gladyocu tetikçilerinin etkisizleştirileceğini düşünmüş, umut etmiştik.

Susurluk olayının patlak verdiği ve derinlerdeki çirkefin etrafa saçıldığı günlerde Yurttaş Girişimi'ni kurup, 1 Şubat 1997'deSürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık eylemini başlattığımızda da aynı saf/naif umudu taşıyorduk. Türkiye'nin yakın geçmişindeki en kitlesel, en yaygın protesto olan bu eylem kısa sürede elimizden kaydı, manipüle edilerek darbeci-vesayetçi odakların Erbakan Hükümeti'ni yıpratma araçlarından birine dönüştü. Ardından, 28 Şubat'ta Erbakan Hükümeti asker-sivil destekli postmodern darbeyle düşürüldü. Derin devlet kötücül gücünü göstermiş, özgür, eşit, demokratik toplum umutlarını bir kez daha söndürmüştü.

Oysa biliyorduk, konuya yabancı değildik. 1990'ların başında İtalya'da, diğer NATO ülkelerinde de benzerleri bulunan devlete bağlı gizli Gladyo örgütü deşifre edildi. Binlerce subay, üst düzey siyasi ve bürokrat görevden alındı, yargılandı, vb… Susurluk'ta ortaya çıkan ve üstü örtülen ilişkiler ağı, çeteleşmiş Türk Gladyosu'nun mührünü taşıyordu. Adına ister Gladyo, ister Ergenekon deyin, ister Seferberlik Tetkik Kurulu, ister Özel Harp Dairesi ya da Kontr-gerilla diye adlandırın, devletin çekirdeği, derinliği, operasyonel aklı oradaydı. Benzer örgütlenmelerin olduğu bütün ülkelerde temizlik yapıldı, hiç değilse yapılır göründü. Ordu şemsiyesi altındaki bu yapıya Türkiye'de dokunulmadı. Kökü eskilere dayanan yapı, daha da pervasızlaşarak, mafyalaşarak, çeteleşerek sürdü.

 

Susurluk'tan Ergenekon
davasına aynı hikâye

 

Darbe geleneğinden, asker-sivil bürokratik vesayetten kurtulmayı; şeffaf, demokratik bir hukuk devletinin özgür ve eşit yurttaşları olmayı özlerken Ergenekon davaları başladığında tıpkı Susurluk günlerindeki gibi, bir kez daha umuda kapıldık. Birinci tekil şahıs konuşsam, "ben bu umuda kapıldım", dersem daha doğru olacak. Çünkü, daha ilk günden bu soruşturmalara, davalara karşı çıkan kesimler vardı. Pek çoğu için bu karşı çıkışın en önemli nedeni; sürecin AKP tarafından güçlü şekilde desteklenmesi, AKP'nin ekmeğine yağ sürecek olmasıydı. Gladyo'nun açığa çıkarılmasını, failimeçhullerin, cinayetlerin, müdahalelerin sona erdirilmesini onlar da istiyorlardı kuşkusuz ama bunu AKP'nin yapmasına, AKP'nin kazanç hanesine yazılmasına karşıydılar. Öte yandan, AKP iktidarının kendi 80 yıllık mutlak egemenliklerini sınırlamasına karşı darbelerden ve Gladyo benzeri güçlerden medet umanlar, derin çete yapılarını devletin zorunlu kurumu sayanlar da vardı. Hâlâ da var.

Bülent Arınç'a suikast planlandığı iddiasıyla devletin en gizli sırlarının saklandığı Kozmik Oda'ya girilmesi, oradaki belgelere ulaşılması ve şimdi öğrenildiği kadarıyla bu sırların birilerinin eline geçmesi konuşuluyor şu günlerde. Anlaşılan o ki, Arınç'a suikast iddiası derin devlet sırlarına, özellikle de derin kimliklere ulaşabilmek için bahaneymiş. Tıpkı Ergenekon ve Balyoz davaları gibi, davaya konu olan ihbarların, delillerin bir bölümü düzmece, dava büyük ölçüde şikeymiş. Derindeki ve yüzeydeki pisliklerinden arınmış, çağdaş, saydam bir devlete sahip demokratik bir toplumda yaşama özlemimiz, aynı derecede pis ve habis başka güçler tarafından kullanılmış, manipüle edilmiş.

 

Peki Kozmik Oda'daki
pislikler ne olacak?

...

devamını okumak için tıklayınız




--
Daha fazlası için fotobelgesel.net

17 Mart 2015 Salı

HDP ile AK Parti; uzlaşıyor mu, çatışıyor mu? - ORAL,ÇALIŞLAR

Dolmabahçe'deki 28 Şubat 2015 tarihli ortak açıklamanın ardından, sözel tansiyon yükseldi. HDP ile Hükümet'in, çözüm süreci konusunda tarihi bir hamle yaptıklarını söyledikleri gün, bir tartışma da başladı.
Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş'ı hedef alan bir açıklama yaptı. Demirtaş'ın cevabı, ondan aşağı kalmadı: "Hükümete güvenmiyoruz." Ortak açıklamanın yapıldığı, çözüm için çok olumlu sözlerin sarfedildiği bir günde oluşan karşılıklı "güvenmiyoruz" yaklaşımı, dikkat çekiciydi.
Son günlerde, sözel gerilimin epeyce tırmanışa geçtiğine tanık olduk. Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Kürt sorunu yoktur" diyerek, gerilime yeni bir boyut kattı. Tam o günlerde, Kandil'den, "silahları bırakırız ama..." sesleri yükseldi.
İki yılı aşkın bir zamandır yürütülen bir çözüm süreci var. Süreç, bazı kırılmalara, bazı olumsuz görüntülere rağmen, asıl olarak başarıyla yürüyor. İki yılı aşkın bir süredir, çatışmaların büyük ölçüde durduğu bir ortamdayız.
Askerin de, PKK'linin de ölmediği bir dönemden geçiyoruz. Bu durum, Kürtlerin yaşadığı bölgelerde rahatlama ve huzur sağladığı gibi; Türkiye'nin batısında da, "Kürtlerin hakkına hukukuna geçmişe göre daha olumlu yaklaşan" bir kamuoyu oluşmasını mümkün kılıyor.

KARMAŞIK TABLO

AK Parti hükümetiyle, HDP/PKK eksenli siyasi hareket için, "bir dargın, bir barışık" tanımlaması yapmak mümkün: Söylemlere bakınca; çatışma her an başlayacakmış, gerilimde hiçbir azalma olmamış hissine kapılabilirsiniz. Uygulama ve somut duruma baktığımızda ise, birçok olumlu adımın atıldığına tanık oluyoruz. Müzakere süreciyle ilgili kanun çıkarıldı. İzleme heyetinin hazırlandığını gözlüyoruz. Öcalan, PKK'ye "Türkiye'ye yönelik silahlı mücadeleyi bırakması" için "Kurultay çağrısı" yaptı. Bu konuda, irade beyanında bulunduğunu açıkladı.

BARIŞ KİMİNLE YAPILIR?

Panoramik baktığımızda, asıl olarak olumlu bir tabloyla yüzyüze olduğumuzu söyleyebiliriz. Ancak hem hükümet hem HDP çevresi, mutlu bir ifade kullanmaktan kaçınmayı tercih ediyor. Özellikle de HDP/PKK ekseninde, "ortada bir şey yok ki", "hükümet hiç bir adım atmadı", "onlara güvenmiyoruz" gibi mesajlar, hala "popüler".
Verilen mesajlar ile yaşanan süreç arasındaki bu çelişki, nasıl açıklanabilir?
Birinci zorluk, çok doğal olarak, "PKK'nın silah bırakması" sürecinden kaynaklanıyor. 33 yıldır savaşan bir örgütün, silahı bırakması kolay değil. Bunun zaman alacağını ve sıkıntılı bir süreçten geçileceğini, anlamak mümkün.
İkinci sorun, bence daha çok "psikolojik": HDP/PKK liderliği; solcu, seküler bir gelenekten geliyor. Türkiye'deki solcu seküler çevreler ise, "AK Parti'ye tepkisel ve öfkeli tavırlarını" sürdürüyorlar.
Hatta, son 1-2 senedir; bu öfke, eskisinden de daha yoğun. Türkiye'deki seküler kesimler, dünyadaki çeşitli dönüşümlere de paralel olarak; yeni arayışlar ve psikolojik dalgalanmalar içinde. Türkiye'nin batısındaki "arayış", Kürtlere olan ilgiyi arttırıyor. "HDP mahallesi"nden yükselen sert ifadeleri, işte bu bağlamda da analiz etmek mümkün.
...
Devamını okumak için Tıklayınız
--
Daha fazlası için fotobelgesel.net

16 Mart 2015 Pazartesi

'Kabataş vakasını Gezi'ye yıkanlar, demokratik bir protestoya karşı izledikleri canice saldırganlığı göstermiş olmazlar mı?' - Ömer Laçiner

AKP medyasının ve bizzat Bay Erdoğan'ın eldeki bütün delillerle çürütülmüş olmasına rağmen, şu ikinci defa gündeme gelişinde bile "Kabataş vakası"na dair iddialarında diretiyor olmalarını nasıl açıklamalı? İddialarına gerçekten inanıyor olmaları –ufacık bile olsa bir akıl, izan ve vicdan kırıntısına sahip iseler– asla mümkün olamayacağına göre tükürdüğünü yalamamak için gösterilen küstahça bir inat mı demeli buna; yoksa etnik/kültürel kutuplaştırma siyasetlerinin en etkili kozlarından biri olan "kadınlarımız her an onların tacizine maruz kalabilir" argümanını öyle ya da böyle canlı tutabilme hesabına mı yorulmalı?

Eğer "Kabataş vakası" yine o dönemde ortaya atılan diğer iftira –camide işret– ile birlikte AKP propaganda faaliyetinin düpedüz yalandan ibaret tekil bir örneği olarak kalsaydı bu tür yorumlarla yetinmek mümkün olabilirdi. Oysa AKP propaganda aygıtının ve bizzat Recep Tayyip Erdoğan'ın düpedüz yalana veya düzmece kanıtlara dayalı marifetleri o tarihten bu yana giderek sıklaştı ve AKP söyleminin hemen tüm içeriğine nüfuz ederek belirleyici bir karakteri haline geldi. Yolsuzluk dosyalarını örtbas ettirebilmek için ortaya atılan "hükümet darbesi" iddiasının, aradan neredeyse bir buçuk yıl geçmesine rağmen hukuken geçerli tek bir kanıt gösteremeden sürekli tekrarlanıyor olması bunun en yaygın tezahürü. Yakınlarda bunun spektaküler bir örneğine daha tanık olduk. "Kabataş yalanı"nı kamuoyuna duyurmakta başrolü oynayan Bay Erdoğan bu kez aynı rolü "S. Erdoğan'a suikast" iddiasını dillendirerek oynadı. Ama AKP medyasının büyük bir tantana ile yayınladığı "kanıtlar"a daha ilk bakışta anlaşıldı ki; ortada müptezel bir beceriksizlik ve yeteneksizliği de açığa vuran tamamen düzmece, külliyen yalan bir iddia vardır.

Araştırmalarda ilk kez AK Parti karşıtlarının oranı AK Parti yandaşlarını geçti! - Bekir Ağırdır

Bu memleket ahalisinin önemli hasletleri var. Bunlardan bir tanesi "beka duygusu", bir diğeri de "ikircikli değişim talebi". Bu iki duygu hali birbirini de tetikliyor bir bakıma.

Beka duygusu "devletin bekası" için ya da toplumun bekası" için farklı dozlarda çalışıyor belki. Ama bizim "hayatını sürdürme güdüsü" olarak da söyleyebileceğimiz, "kalıcılık" duygusu çok güçlü. Ortak yaşamdaki tutum ve davranışlarımızın el freni ya da denge-denetleme mekanizması bir bakıma.

Başbakan "one minute" dediğinde çok gururlanıyor, ya da milli takımlar maç kazanınca. Ama "çıkarın ceketleri, sıvayın kolları, dövüşeceğiz" denince, duruyor. Trafikte herkes, hepimiz kornalar çalarak, elleri-kolları sallayarak itişiyoruz ama arabadan inip, dövüşen çok az. Kendi, bireysel gündelik hayatında çevre meselelerini çok dert etmiyor gibi görünebilir ama hiç şüpheniz olmasın, kuraklığın, iklim değişikliğinin, çevreye-doğaya bu kadar hoyrat davranmanın ne risk ürettiğini biliyor.

24 Şubat 2015 Salı

CHP’yi önermişim! - Murat Belge

Taraf’ta yayımlanan mülâkattan sonra, önümüzdeki seçimde CHP’yi desteklemek gerektiğini söylediğime dair kalabalık bir cephe oluşmuş. Engin Ardıç da bunu yazıp duruyor. Onun ne yazdığı da ciddiye alınmayı gerektirir bir şey değil, ama anlaşılan, bu söylenti oldukça yaygın.
Mülâkatta, CHP’yi eleştiren (önemli olduğunu düşündüğüm) birçok söz var. “CHP’nin, AKP’ye muhalefet etmek dışında bir vizyonu yok” diyorum. “Eleştirenlerin (yani Kılıçdaroğlu’nun değişme çabalarını) savunduğu yapıyla CHP’nin bugün olduğundan iki santim daha fazla boy atmasının imkânı yok” diyorum. “Kemalist solculuk yok olmaya yüz tutmuş bir ideoloji.”
Türkiye’de gerçek anlamda sol bir örgütlenme olmamasının baş sorumlusunun CHP olduğunu söylüyorum… Ayrıca bunlar ve daha birçokları yeni söylediğim şeyler değil, ne zamandır söylüyorum.

19 Şubat 2015 Perşembe

21 Ocak günü gazetelerin manşetleri

bildiğiniz gibi dört eski bakan hakkında yücedivan oylaması yapıldı ve bakanlar yücedivana gitmediler. bu olay ogünkü gazetelere nasıl yanısıdı. gazetelerin manşetleri aşağıda.