10 Kasım 2014 Pazartesi

MİT raporu: Gaziantepli işadamı Mehmet Ali Yaprak’ı önce İbrahim Şahin, sonra Mehmet Ağar kaçırttı - Arzu Yıldız

Gaziantepli işadamı Mehmet Ali Yaprak’ın 1996’da kaçırılması ile ilgili 5 Mart 1998-29 Mayıs 1998 tarihleri arasında MİT Müsteşarlığı Teftiş Kurulu tarafından yapılan soruşturma raporu 16 yıl sonra ortaya çıktı. T24’ün ulaştığı raporda yer alan MİT değerlendirmesinde, Mehmet Ali Yaprak’ın ilk olarak Emniyet Genel Müdürlüğü Özel Harekat Dairesi eski Başkanvekili İbrahim Şahin tarafından kaçırıldığı ve fidye alındığı, o dönem İbrahim Şahin ile arası açık olan dönemin Adalet Bakanı Mehmet Ağar’ın durumdan haberi olunca Abdullah Çatlı ve polisleri göndererek, Yaprak’ı ikinci kez kaçırttığı iddia edildi.

Ağar’ın Mehmet Ali Yaprak’ın kaçırılmasından sonra kamera kaydı ile sorgulanmasını istediği, bunun nedeninin de İbrahim Şahin’e karşı koz olarak kullanmak istediği öne sürüldü. 1998 tarihli raporda, Susurluk kazası sonrası TBMM tarafından kurulan komisyonun Yaprak’ın ilk kaçırılma olayından haberdar olmadığı iddia edildi.

3 MİT Müfettişince hazırlanan raporda, Mehmet Ali Yaprak’ın kaçırılmasında MİT personelinin olaya dâhil olmadığı savunuldu.

‘İlk önce Şahin sonra Ağar kaçırttırdı’


Raporda ifadesi bulunan İsmail Buğday şunları anlattı:

“26 Mayıs 1996 sabahı erken saatte Müfit Sement’in kendisini telefonla aradığını ve buluşma talep ettiğini, bir saat kadar sonra Merit Altınel Otelinde buluştuklarını, Müfit Sement’in  “Yahya Efe’nin kendisini telefonla arayarak video kamerasını alıp, Antep’e gitmesi gerektiğini , Antep’e gittiğinde Mehmet Ali Yaprak’ın kaçırılarak Siverek’e götürüldüğünü öğrendiğini, A.Çatlı ve ekibi (polisler) tarafından buraya adı geçenin sorgulanmasının kaydedilmesinin kendisinden istendiğini, daha önce Mehmet Ali Yaprak’ın İbrahim Şahin ve ekibi tarafından kaçırılarak 100 bin dolar aldıklarını, İ.Şahin ile M.Ağar’ın bu dönemde arasının açık olduğunu, bu fidye işinden M.Ağar’ın haberinin olmadığını, ancak sonradan öğrendiğini, M.Ali Yaprak’ı bu konuda sorgulatıp  yapılacak kaydı elinde koz olarak tutacağını, sorgulama sebebinin buna dayandığını, ancak kayıt işleminin kendisi tarafından gerçekleşmediğini, bu arada Yahya Efe’nin kardeşi ve eniştesinin yakalandığını duyduklarını, bu nedenle Antep’i terk ederek Ankara’ya geldiğini, A.Çatlı’nın da aynı otelde olduğunu” belirttiğini, M.Sement’in daha sonra zaman zaman kendisini (İ.Bugday) aradığını, polis ve adli tatbikattan kurtulmak için yardım talep ettiğini, kendisinin ise “bizim bilgimiz dışında bu olaya karıştın yardım edemem” dediğini, daha sonra da M.Eymür’ün M.Sement’e yardımcı olduğunu, M.Eymür’den duyduğunu” belirtmiştir.

‘Kimsenin haberi olmaz’

İsmail Buğday ek ifadesinde,

“TBMM Susurluk Komisyonuna ifade veren M.Ali Yaprak’ın bu ifadesinde Müfit Sement’in ismini kendisini kaçıranlar arasında saydığını, isminin ifadede geçmesinden rahatsız olan Müfit Sement’in Mehmet Eymür’den yardım istediğini, bunun üzerine Mehmet Eymür’ün M.Sement’e “İsmail ile birgün Gaziantep’e gider Mehmet Ali Yaprak ile yüzleşirsiniz ben de randevu alırım” dediğini Mehmet Eymür’den öğrendiğini, M.Eymür’ün kendisinden Gaziantep’e gitmesini istediğini,  eleman başka Başkanlığa ait, bu Başkanlıktan birisini görevlendirmeniz uygun olur diye ısrar ettiyse de , “Kimsenin haberi olmaz, bir Cumartesi-Pazar gider gelirsiniz , gerekirse ben müsteşarla konuşurum” dediğini, bunun üzerine Müfit Sement’in arabası ile Gaziantep’e gittiklerini, ancak Mehmet Ali Yaprak ile görüşmediklerini,

MİT Müsteşarı Sönmez Köksal’ın emri ile bir disket hazırladığını, (çeşitli konularda arz notu), bu disketten bir kopyanın da kendisinde bulunduğunu, her görüşme sonrası bir temas raporu düzenlemesi gerektiğini bildiğini, ancak şartlar nedeniyle birkaç kez kuralı çiğnediğini” belirtmiştir.”

‘Çatlı, video kaydı için yardım istedi’

Mehmet Eymür’ün ifadesi,

“M.Ali Yaprak’ın OSB’nin hedefi durumunda olduğunu, birgün bu şahsın kaçırıldığına dair gazeteden haber yer aldığını, bazı elemanlarından M.Ali Yaprak’ın A.Çatlı ve bazı polislerce kaçırıldığını, Siverek’e götürüldüğünü ve  Bucak’lara ait bir evde sorgulandığına dair bilgiler aldıklarını, bu bilgilerin kaynağının A.Çatlı ve grubuna yakın olan elemanlarından Müfit Sement olduğunu, kaçırılma olayından birkaç gün sonra, önceden tanıştığı Haluk Koral isimli şahıs tarafından telefonla arandığını ve Haluk Koral’ın “M.Ali Yaprak isimli bir yakınlarının kaçırıldığını, hayatından endişe ettiklerini, yardımcı olup olmayacağını” sorduğunu, kendisinin de M.Ali Yaprak hakkında müspet duyumlarının olmadığını, ancak insan hayatı söz konusu ise, Bucak’larla temas kurulmasında fayda gördüğünü, olayın arkasında A.Çatlı ve bazı bakanların olduğunu söylediğini, birkaç gün sonra H.Koral’ın kendisini aradığını, M.Ali Yaprak’ın serbest kaldığını söylediklerinin doğru çıktığını belirttiğini, İsmail Buğday’ın daha sonra kendisine (M.Eymür) , “Elemanımız Müfit Sement’in kaçırılma olayına karıştığını, M.Sement’i A.Çatlı’nın sende video var,  al gel diyerek çağırması üzerine , M.Sement’in Gaziantep’e gittiğini, kaçırma olayının daha önce tahakkuk etmesi üzerine  ekibe katılmadığını ve geri döndüğünü, bütün bu işleri teşkilatımıza bilgi derlemek amacıyla yaptığını söylediğini anlattığını, M.Sement ile görüştüğünü, onun da aynı şeyleri aktarması üzerine H.Koral’ı aradığını, M.Ali Yaprak yaşıyorsa bunu Müfit Sement’in verdiği bilgi sayesinde olduğunu bu bakımdan M.Sement’i bu olayın dışında tutmaları gerektiğini söylediğini, kendisinin M.Ali Yaprak’ın kaçırılması olayındaki dahlinin bundan ibaret olduğunu söylediğini, ancak sonra İsmail Buğday vasıtası ile aldığı bilgilere göre, Müfit Sement, Cengiz Cömert, Hasan Aydostlu ismini hatırlayamadığı başka şahıslarla İbrahim Şahin’in ve polislerin yer aldığı ilk kaçırma hadisesinde bu şahısların MİT ve Mehmet Eymür ekibi olarak anıldığını, M.Ali Yaprak’tan alınan külliyetli miktarda paranın Mehmet Eymür’ün hissesi de dahil bölündüğünü, ikinci kaçırmada Müfit Sement’in anlattıklarının aksine Siverek’e giderek M.Ali Yaprak’ın sorgusunda hazır bulunduğu ve sorguyu videoya çektiği, bu sorguda ikinci kaçırma olayının İbrahim Şahin üzerine yönlendirildiğini, bandın bilahare A.Çatlı tarafından M.Ağar’a teslim edildiği hususlarını öğrendiğini, bu konuyu havi bir rapor hazırlayarak konunun araştırılıp soruşturulması mütalaası ile birlikte müsteşara arz ettiğini, M. Ali Yaprak ile ilgili tüm bilgilerinin bunlar olduğunu’ belirtmiştir.”

‘Yaprak, Ağar’a seçim öncesi 500 milyar yardımda bulundu’

Saffet Polat:  “16 Aralık 1996 tarihinde Mehmet Eymür ve Hilmi Karaer ile birlikte Müfit Sement’in dibbrifinginde M.Ali Yaprak’ın kaçırılmasını öğrendiğini, M.Sement’in son seçimlerden (24 Aralık 1995) önce M.Ali Yaprak’ın M.Ağar’a 500 milyar yardımda bulunduğunu, bu konuyu bilen Özel Harekat Daire Başkanı İbrahim Şahin’in bilahare aynı şahıstan 100 milyar lira rüşvet aldığını, alınan bu paralardan A.Çatlı’nın da haberinin olduğunu, adı geçenin de M.Ali Yaprak’tan para almak için polislerden oluşan 6-7 kişi ile M.Ali Yaprak’ı kaçırdıklarını , kaçırma eylemi öncesi M. Ali Yaprak ile ilgili istihbaratı Yahya Efe aracılığı ile kendisinin yaptırdığını, kendisinden de pazarlık sırasında olayın videoya kaydedilmesinin istendiğini, kendisinin de olayın bir yerinde bulunarak teşkilata bilgi derlenmesi için kabul ettiğini, teklifi herhangi bir menfaat karşılığı kabul etmediğini, ancak kendisinin de çekim yapmadığını, zira kaçırmanın erken olması nedeniyle ekiple buluşamadığını, eylemi yapanların şahsı Siverek’e götürdüklerini, olayın akabinde İstanbul’a döndüğünü, olayın polise intikal ettiğini ve kendi adının da çıktığını, bir avukat aracılığı ile mahkemeye başvurarak M.Ali Yaprak ile yüzleştirilme talebinde bulunduğunu, ancak Antep polisinin ısrarla kendisini aradığını, bu konuda İstanbul polisine ifade verdiğini, hakkında açılan davada mahkemenin takipsizlik kararı verdiğini” belirtmiştir.”
...
devamını okumak için tıklayınız.

7 Kasım 2014 Cuma

Arapsız Kudüs için - FEHİM TAŞTEKİN - 07/11/2014

Mescid-i Aksa'da yaşananlar Filistin'in tanınması yönünde Avrupa'da yaşanan yeni gelişmelere denk geldi. İsrail, Filistinlileri şiddetin içine çekip bundan da Mahmud Abbas'ı sorumlu tutarak Filistin'in tanınması girişimlerini önlemeyi umabilir.
Geçen haziranda Kudüs’te Harem-üş Şerif’in batı tarafında Ağlama Duvarı’na çıkan kapalı çarşı içinde ilerlerken Filistinli dostum bir dükkânın önünde durdurup tahta kepenklerin aralığından içeri bakmamı istedi. Dükkânın zemini kazılmış, aşağıya doğru bir iskele durulmuş. Mahzeni andıran bir boşluk. “Mescid-i Aksa’nın altına kazılan tüneller buralardan başlıyor” dedi. Birkaç gündür yeni bir ‘intifada’nın sancıları yine Mescid-i Aksa nedeniyle yaşanıyor. Eski İsrail Başbakanı Ariel Şaron, 2000’de muhalefet lideri olarak Mescid-i Aksa’ya girerek ‘İkinci İntifada’yı tetiklemişti.
Son gerilim geçen hafta Yahudilerin normalde özel güvenlik düzenlemeleriyle girebildikleri Mescid-i Aksa’da ibadet de edebilmeleri için kampanya yürüten Haham Yehuda Glick’i ‘öldürme girişimi’ ve ardından Yahudilerin mescide yürüme çağrısıyla başladı. İsrail hükümetinin kutsal mekâna girişleri iki kez tamamen kapatması durumu iyice provoke etti. Bu 1967 işgalinden beri bir ilk. 2 Kasım’da Knesset (Meclis) Başkan Yardımcısı Moşe Feiglin ile birlikte 89 Yahudi 2 Kasım'da Mescid-i Aksa'nın avlusuna girmesi şiddetli gösterileri körükledi. Gerilim 5 Kasım’da yaklaşık 100 Yahudi’nin Mescid-i Aksa'nın avlusuna girişine izin verilmesiyle tekrar çatışmaya döndü. Olay İsrail askerlerinin 1967’den beri ilk kez postallarıyla mescidin içine girmesiyle başka bir boyut kazandı. Bir Filistinli aracını ölümcül şekilde İsrailli yayaların üzerine sürdü. Yani kutsal topraklarda ölümcül perde bir kez daha açıldı: Gösteriler, çatışmalar, onlara yaralı ve yüzlerce gözaltı…

ÜRDÜN İSTİM ÜZERİNDE
Özellikle işgal altındaki Doğu Kudüs sokaklarını alevlendiren gerilim Ürdün Kralı’nı da nazik bir duruma soktu. Çünkü Ürdün Kralı, Filistinli liderlerin kararıyla 1924’ten beri Harem-üş Şerif’in hamisi. Kral da bir ilke imza atarak 1994’de Vadi Arabe Anlaşması’yla tanıdığı İsrail’deki elçisini çağırdı. Doğu Kudüs’ü 1967’ye kadar kontrol etmiş olan Ürdün’ün himaye hakkını İsrail de 1994’te tanımıştı. İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’nun partisi Likud ve diğer sağcı gruplar, Mescid-i Aksa’nın yanı sıra altın kaplamalı kubbesiyle parlayan Kubbet-üs Sahra, müze ve medreseleri de içeren Harem-üş Şerif’in statüsünü değiştirmek için baskı yapıyor. BM Güvenlik Konseyi 1968’de İsrail'in Kudüs'ün statüsünü değiştirme girişimlerini geçersiz ve yasadışı ilan etmişti. Ama İsrail’in BM kararlarına uymak gibi bir pratiği hiç olmadı. Filistinliler, İsrail’in İbrahim Camii’ne yaptığı gibi Mescid-i Aksa’yı ikiye bölmek için fırsat kollandığını düşünüyor. El Halil kentinde üç dinin kutsal saydığı İbrahim Camii, bir Yahudi yerleşimcinin sabah namazı sırasında yaptığı katliam sonrası Müslümanlar ve Yahudiler arasında ikiye bölünmüştü.
Statü tartışmaları karşısında Kral Abdullah’ın tutumu önem kazanıyor. Haliyle Mescid-i Aksa yangını kendi tahtını da yakabilir. Ürdün’ün 6.5 milyonluk nüfusunun yarıdan fazlası Filistinli. Bu ülke 500 bin Iraklı mülteciye ilaveden en az 620 bin Suriyeli mülteciyi barındırıyor. Yani örgütlerin çok rahat taraftar toplayabildiği bir nüfusa sahip. Bir yanda Müslüman Kardeşler’in yasal zeminde siyaset yaptığı, diğer yanda selefi örgütlerin palazlandığı Ürdün bir süredir Irak-Şam İslam Devleti’nin de tehdidi altında. Mescid-i Aksa’nın ateşiyle başlayacak türbülansın Haşimi Krallığı’nı nereye götüreceğini kestirmek güç.

ABD SEÇİMLERİNİN SONUCU CESARET VERDİ
Netanyahu Amerikan siyasi arenasındaki değişimi de fırsat bildi. İsrail lideri son seçimde Kongre’de çoğunluğu Cumhuriyetçilerin ele geçirmesinin ardından arasının yıldızının barışmadığı Obama yönetiminden gelecek baskıları bloke edebileceğini düşünüyor olabilir. Ürdün’ün altüst oluşu İsrail’in işine gelmez. İsrail’in güvenliğini partiler üstü politika haline getiren ABD de buna izin vermez. Sonuçta Ürdün, Mısır ile birlikte Yahudi devletini tanıyan yegâne Arap ülkesi. Kral Abdullah’ın elçisini ABD’ye danışmadan çektiğini kimse düşünmüyor. Zaten Amman’ın hamlesi ABD ve Ürdün dışişleri bakanlarının Paris buluşmasının ardından geldi. Resti gören Netanyahu da dün Kral Abdullah’ı arayıp statünün değişmeyeceği garantisi vererek gerilimi düşürme yoluna girdi.

FİLİSTİN’İN TANINMASI ÇABALARINA KARŞI
Bu gerilim Filistin’in tanınması yönünde Avrupa’da yaşanan yeni gelişmelere de denk geldi. İsrail, Filistinlileri şiddetin içine çekip bundan da Mahmud Abbas’ı sorumlu tutarak Filistin’in tanınması girişimlerini önlemeyi umabilir. 13 Ekim’de Britanya’da Avam Kamarası bağlayıcı olmasa da Filistin’in tanınmasını öngören tasarıyı kabul etmiş, 30 Ekim’de de İsveç Filistin’i devlet olarak tanıyan ilk AB üyesi olmuştu. Fransa’da da sosyalist vekiller Filistin’in tanınmasını öngören bir tasarı hazırladı. Benzer adımlar İrlanda ve İspanya’dan da gelebilir. Filistin 2012'de BM'de üye olmayan gözlemci devlet statüsü kazanmıştı. Ayrıca Filistinliler İsrail üzerindeki baskıyı arttırmak için Kasım 2016 itibariyle 1967 sınırları üzerindeki işgalin sona ermesini öngören bir tasarıyı BM Güvenlik Konseyi’nin gündemine sokmaya çalışıyor.
Uluslararası koşullar İsrail’in geçici olarak duraksamasını sağlayabilir ama İsrailli yetkililerin Tapınak Dağı diye andıkları Harem-üş Şerif’le ilgili planlarını hayata geçirme ve daha makro düzeyde Doğu Kudüs’ü Araplardan temizleyip ‘birleşik’ Kudüs’ü başkent yapma hedefinden şaşacaklarına dair hiçbir belirti yok. Doğu Kudüs’ün Filistin’e başkent olacağı iki devletli çözüm çağrıları da İsrail’in umurunda değil.

ŞOK OLMA; SENİN ESERİN!
İsrail bu amaç için bedel ödettirmekten asla çekinmiyor. Şiddet şiddeti doğurunca da terör mağduru rolünü iyi oynuyor. Burada bir şeyin altını çizmek gerekiyor: Filistinlilerin şiddete dönüşen öfkesi sadece Mescid-i Aksa ile izah edilemez. Filistinlileri yaşamdan bezdiren apartheid uygulamaları her geçen gün genişliyor. Umutsuzluk ve nefret derinleşiyor. Ağır koşullar örgüt kontrolü olmadan eylemlere kalkışan ‘yalnız kurtlar’ın sayısını arttırıyor. “Kudüs, İsrail’in apartheid başkentine dönüşüyor” diyen Haaretz yazarı Gideon Levy’nin tespitleri belki fikir verebilir:
“İsyan yolda. Sıradaki terör dalgası Doğu Kudüs’ün dar sokaklarında yükseldiğinde İsrailliler şaşırmış ve hiddetlenmiş numarası yapabilirler. Doğruyu söylemek gerekiyor: Çarşamba günü yaşanan şok edici olaya rağmen Filistinliler tarihin en sabırlı halkı olarak ortaya çıkıyor. Yoğun tutuklamalar, şiddete başvuran yerleşimciler, mahrumiyet, kovulma, ihmal, mal ve mülklerinden olmalarına rağmen son zamanlarda taş atmalar hariç sükûnetlerini koruyorlar… Birleşik kent dünyanın en büyünmüş kenti. Sözde eşitlik bir şaka, adalet ayaklar altında. Kudüs’ün Filistinli bir sakini, Paris’te bir Yahudi’den daha fazla linç edilme tehlikesi içinde. Ama burada kimse kıyameti koparmıyor. Parisli bir Yahudi’nin aksine Filistinli Kudüs’ten kovulabiliyor. Ayrıca korkunç bir rahatlıkla tutuklanabiliyor. 16 yaşındaki Muhammed Ebu Hudeyr’in yakılarak öldürülmesinin ardından patlak veren gösteri dalgasında İsrail 260’u çocuk 760 Filistinliyi tutukladı…”
Levy’nin sözlerine ilave edilebilecek çok şey var.
...
devamını okumak için tıklayınız


6 Kasım 2014 Perşembe

150 şirketlik maden havuzu - HÜSEYİN ÖZAY - TARAF

Ermenek’te 18 işçiye 10 gündür ulaşılamazken, hükümetin ülkedeki tüm madenleri işletmesi için 150 şirketlik bir havuz oluşturduğu ortaya çıktı
Karaman Ermenek’te 18 maden işçisi 10 gündür yerin altında kurtarılmayı beklerken, gözler maden sektörüne çevrildi. Son dönemde kazaların rekor düzeyde artmasında, iki yıl önce hayata geçirilen “yandaş madenci” oluşturma projesinin de etkisi olduğu öne sürüldü. Ekonomi kulislerinde dolaşan bilgilere göre, ruhsat izinlerinin Başbakanlığa bağlanmasının ardından, “150 iş adamından oluşan” bir madenci havuzu oluşturuldu. AKP’li iş adamlarından oluşan havuzdaki firmalar ise sır gibi saklanıyor. Ancak son dönemde maden ihalelerini kazanan firmaların tamamı da söz konusu maden havuzundaki şirketlerden oluşuyor. “Maden havuzunun” hikayesi şöyle:

MADEN HAVUZU “PKK” BAHANESİ İLE KURULDU

AKP’nin 12 yıllık iktidarı döneminde daha çok “inşaat”, “enerji” gibi alanlardaki ihalelere katılan AKP’li iş adamları, son beş yıl içinde madencilik alanında milyarlarca liralık rant döndüğünü fark etti. Ancak, maden saha ruhsatlarının uzun dönemli olması nedeniyle AKP’li işadamları sektöre giremedi. Bunun üzerine, tüm madencilik ruhsatları işlemleri Başbakanlığa bağlandı. 16 Haziran 2012 tarihinde çıkarılan yönetmelik ile, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nda olan ruhsat işlemleri Başbakanlık bünyesine geçti. Bunun için de o dönemde, PKK’ya yardım eden işadamlarının maden ruhsatlarına sahip olduğu belirtilerek, bu kişilerin eleneceği öne sürüldü. Yani güvenlik tedbirleri nedeniyle ruhsatların Başbakanlığa alındığı kaydedildi.

MADEN HAVUZU NASIL OLUŞTURULDU

Ruhsat izinlerinin Başbakanlığa geçmesi ile birlikte daha önce hiçbir şekilde madencilik sektöründe çalışmamış kişiler de maden şirketi kurmaya başladı. Bu çerçevede son beş yıl içinde AKP’li yöneticiler ile AKP Milletvekili ve teşkilat başkanlarının yakınları üzerine çok sayıda şirket kuruldu. Ankara kulislerinde dolaşan bilgilere göre, AKP’li yakın işadamlarının doğrudan veya dolaylı olarak kontrol ettiği bir maden şirketleri havuzu oluşturuldu. Havuzda, yaklaşık 150 maden şirketinin bulunduğu iddia ediliyor. Söz konusu şirketler, ana işveren durumunda bulunuyor. Yani madenin işletmesini alıyor. Ancak işletmiyor. Ana işveren konumundaki şirket, aldığı işi yine AKP’ye yakın şirketlerden oluşan taşeron şirketlere devrediyor. Böylece, maden alanında bir ihale zinciri oluşturuldu.
18 madencinin yer altında kalmasına yol açan Ermenek’teki maden ocağı da aynı şekilde işletmeye verildi. Kamuoyuna maden sahasını işleten şirket olarak duyurulan Has Şekerler Firması, maden sahasında taşeron firma olarak iş yapıyor. İşin asıl sahibi ise RP eski milletvekillerinden Abdullah Özbey’in sahibi olduğu Ermenek Cenne Linyit Kömür İşletmeleri şirketi. Özbey, aynı zamanda maden işletmeleri ile ilgili düzenlemelere karşı çıkan patronlar arasında yer alıyor. Has Şekerler şirketi ise, Özbey’in maden sahalarını işleten dört taşeron firmadan birisini oluşturuyor.

Dayı, yeğen herkes madenci
...

devamını okumak için tıklayınız



1 Kasım 2014 Cumartesi

Gülerce: Hükümet Hizmet Hareketi'ni bitirmek için savaş açtı, cemaatın savaşı kazanma şansı yok, dağılır!

Hüseyin Gülerce bu görüşlerini, Hürriyet gazetesi yazarı Ahmet Hakan'a açıkladı. Hakan'ın "Cemaat, devleti ele geçirmek istedi" başlığıyla yayımlanan (1 Kasım 2014) söyleşisi şöyle:

Cemaat, devleti ele geçirmek istedi


Ne oldu da Hizmet'i bırakma noktasına geldiniz?

İlk sarsıntıyı '7 Şubat Krizi'nde geçirdim. Savcıların MİT Müsteşarı Hakan Fidan'ı ifadeye çağırması olayı... Savcıların ifadeye çağırması sarsmadı beni. Devletin savcıları, millet adına bir şey görmüşlerdir, ifadeye çağırmışlardır. Burada bir şey yok. Sarsıntıyı ertesi gün Zaman gazetesini alınca geçirdim. Gazete bu haberi "Savcılar bugüne kadar hep haklı çıktı" diye veriyordu. Bu haber, bu şekilde Hocaefendi'den habersiz verilemez. İşleyişi biliyorum. Hocaefendi, Hizmet Hareketi'nin nabzını kılcal damarlarına kadar tutan bir insan.(abç) Bu başlığı mutlaka görmüştür ya da haberdar edilmiştir.

O haberin o şekilde verilmesinin anlamı neydi? Neden sizde sarsıntıya yol açtı?

Hocaefendi'nin çizgisi belliydi. Hangi hükümet olursa olsun hep destek olmuş, saygılı davranmıştır. Oysa MİT Müsteşarı'nın ifadeye çağrılmasına destek vermek, "Savcılar hep haklı çıktı" diye haber yaptırmak, hükümete resmen savaş ilan etmekti.

Bu konuyu konuşmadınız mı Cemaat'ten arkadaşlarınızla?

Üç gün sonra Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nda bir toplantıdaydık. Zaman gazetesinden Abdülhamit Bilici Bey de vardı toplantıda. Ben orada "Savcılar daima haklı çıkıyor" diye başlık atmanın yanlış olduğunu söyledim. Gerekçelerimi anlattım. "Bu başlık Hizmet'e zarar veriyor" dedim. İkna edici bir şey söylemediler. Savunma bile yapmadılar. Ben o zaman o haberin arkasında Hocaefendi'nin olduğunu anladım.

Ama buna rağmen Cemaat'ten kopmadınız.

Kopmadım ama sarsıntı geçirdim. İkinci sarsıntım Gezi'den sonra Zaman'da Başbakan Erdoğan'a yönelik hakaretlerin başlamasıyla gerçekleşti. İhsan Dağı, Mümtaz'er Türköne, Ahmet Turan Alkan gibi Hizmet'in içinden yetişmemiş arkadaşlar, eleştirinin de ötesine geçen yazılar yazmaya başladı. Bunların da Hocaefendi'den habersiz bir şekilde yayınlanması mümkün değildi.

Sizin açınızdan kopuş nerede başladı?

25 Aralık'taki olayı görünce "Hizmet Hareketi, hükümete topyekûn savaş açmış" dedim.

Nasıl yorumladınız bu "topyekûn harekete geçme" olayını?

Bir savaşa girerken dost kuvvetler, düşman kuvvetler analizi yapılır. Gücünüz yeter mi böyle bir şeye? Buna bakılır. Baktılar ve güçlerinin yeteceğini düşündüler. Kendilerine güvendiler. "Erdoğan gitsin, AK Parti kalsın" planı çerçevesinde hareket ettiler. Erdoğan gittikten sonra AK Parti Meclis Grubu'ndan "Hizmet tandanslı" bir hükümetin çıkabileceğini umdular. Siyaseti bilen bir insan olarak bana bunu sorsalardı, asla böyle bir şeyin olmayacağını söylerdim.

Cemaat sizce devleti ele geçirmek mi istiyordu?

Yönetime hâkim olmak istediler. Neden? Çünkü Türkiye için en iyisini, en güzelini kendilerinin yaptıklarına inanıyorlar. Diyorlar ki: Bizim yöntemimiz tek yöntem, dünyaya açılıyoruz, her şeyin en iyisi burada ve bunu engellemek ihanet... "Böyle güzel ve yararlı bir şeyi engellemeye çalışıyor AK Parti, bu nedenle ihanet ediyor" diye düşünüyorlar.

Hizmet'in kazanma şansı yok bitecek


Cemaat'i bitirecek mi hükümet?

Böyle söyleyince Hizmet'in içindekiler "Hizmet bitmez" diyorlar. Çoğu şu anda ne olup bittiğini bilmiyorlar tabii.

Peki, ne olup bitiyor?

Hükümet şu anda Hizmet Hareketi'ni bitirmek için tüm cephelerde çok ciddi savaş veriyor.

Kazanma şansı yok mu Cemaat'in?

Bana göre yok. Ama Cemaat'teki arkadaşlar, kendi davalarının en doğru olduğunu düşünüyorlar. "Peygamberlerin yolundan gidiyoruz" diyorlar. "Hz. İbrahim ateşe atılınca pes etti mi" diyorlar. "Hz. Musa firavuna pes etti mi" diyorlar. Mesela Zaman yazarı Ali Ünal Bey, Bülent Arınç'a cevap verirken "Müminler münafıklardan özür dilemez" diye yazdı. İnanç planında Hizmet'e bir şey olmayacağını düşünüyorlar. Oysa Hizmet Hareketi'nin karşısına kocaman bir dağ çıktı. Onlar hâlâ küçücük bir tümsekle karşı karşıya olduklarını düşünüyorlar. "Bizim otobüsümüzün altı bile değmez, devam edelim, bu tümseği geçeceğiz" diyorlar.

Sizce ne olur? Dağılır mı Cemaat?

 
http://zonimg.com/diger_resimler/2014/11/01/2014-11-01_11-02-90551.png
yazının fotoğrafı


 



29 Ekim 2014 Çarşamba

Adını Cumhur(iyet) koyduk - Oya Baydar

Bir 29 Ekim günü, Mustafa Kemal Ankara’da mütevazı bir binada göbeğini kesip adını koyduğundan bu yana 91 yıl geçmiş. Dört kuşak; altısı asker kökenli, ikisi askerî darbe lideri on iki cumhurbaşkanı; başarılarla, yenilgilerle, acılarla, sevinçlerle, çatışmalarla uzlaşmalarla, birlik özleyip, barış konuşup ayrılmalarla, bölünmelerle geçen 91 yıl...

Bir yarımız onu: 1923 Kemalist Cumhuriyet’i çok, giderek daha çok ve tutkulu sevdi,  kendini onun gerçek sahibi saydı. O kadar çok sevdi ki öteki yarımızla paylaşmak, tümümüzün sahiplenmesine izin vermek bile istemedi. Öteki yarımız ise sahiplenemediği çocuğu benimseyemedi, sevemedi.

Kimilerimiz adlarının başına T.C. rumuzu koyup, Cumhuriyet’i inanç nesnesi sayıp, birliğin simgesi olan bayrağı ötekilerin kafasına tehdit silahı olarak sallarken kimilerimiz o bayrağı yakmaya, parçalamaya, resmî binaların tabelalarındaki T.C.’yi silmeye kalkıştı; kimileri de benim bayrağım seninkinden daha büyük diyerek bayrak yarıştırdı.

Neden hepimizin cumhuriyeti olamadı?

1923 Cumhuriyeti; çok milletli, çok etnili, çok dinli bir imparatorluğun parçalanma sürecinde Türk unsurlara dayalı bir ulus devlet projesinin yönetim modeliydi. Dönemin dünya ve bölge koşullarının, coğrafyanın özelliklerinin, çağın ruhunun, devletler arası güçler dengesinin bütün izlerini, imkânlarını ve kısıtlarını taşıyordu. Misak-ı millî sınırları içinde çoğunluk nüfus kümesini meydana getiren, ancak ulus bilincine tam ulaşmamış Türk unsurları uluslaştırma ve yeni rejime (cumhuriyete) sahip kılma mücadelesiydi. Cumhuriyet’in, Mustafa Kemal’in devrimci liderliği altındaki taşıyıcı kadroları: Anadolu’yu Türkleştirme yolunda “mıntıka temizliği” ne 1910’ların ortasından itibaren başlamış olan İttihat Terakki kökenli asker-sivil bürokratlar, Batıcı ve Batılı laik elitlerdi; ilk dönemlerdeki kitlesi ise okumuş yazmış orta sınıf kent aydınları, Anadolu’da yüzyılların Sünni egemenliğine karşı laikliği sığınak olarak gören Aleviler, Sahil kesimlerinin Batı’ya yönelen sermaye sınıflarıydı. Mustafa Kemal’in ideolojik-kültürel zihniyet dünyasının (muasır Batı medeniyetine özlem, laik, pozitivist, aydınlanmacı dünya görüşü, vb.) damgasını taşıyan Türkiye Cumhuriyeti bu kadroların eseri olacak, sonraki dönemlerde asker-sivil cumhuriyet oligarşisiyle birlikte Batıcı cumhuriyetçi elitler ve destekçileri, kendilerini hep memleketin ve cumhuriyetin gerçek sahipleri, cahil halkı (yani öteki yarıyı) güdecek, eğitecek misyon sahibi  kurtarıcılar, ideolojik önderler olarak göreceklerdi.

1920’ler, 30’lar Anadolusu’nun henüz ne uluslaşmaya ne de cumhuriyete hazır olan, kapitalist pazara açılmamış, aşiret, töre, bey, ağa kıskacında içine kapalı yaşayan Müslüman muhafazakâr halk kesimleri, yoksul kitleler (ki nüfusun çoğunluğunu meydana getiriyorlardı) kendileri için ama çoğu zaman kendilerine rağmen ve zorlamayla uygulanan devrimci dönüşümlerin dışında kaldılar, kendilerine güdülecek sürüler olarak küçümsemeyle ya da acıyarak üstten bakan, değerlerini, inançlarını, kültürlerini küçümseyen, hizaya getirmeye çalışan cumhuriyet elitlerinden ve devrimlerinden uzaklaştılar.

Kemalist ideolojinin ışığında hayata geçen cumhuriyet projesi ve ulus inşaı süreci; cumhuriyet vatandaşı şablonuna uyum göstermeyen/gösteremeyen kesimleri asimile etmeye, tek tipleştirmeye, Türkleştirmeye, Cumhuriyet’in hizmetine sokmaya çalışırken kitlelerin ve siyasî mihrakların direnciyle karşılaştıkça baskıcı, otoriter, vesayetçi eğilimler ağır bastı. Geniş halk kesimleriyle Cumhuriyet kadroları ve değerleri arasında makas daha da açıldı.

Ne inkârcılık ne tapınma

Bugün 91 yaşındaki Cumhuriyet’i kendi siyasî- ideolojik konumlarımızdan değerlendirirken, toplumun içine itildiği çatışmacı ve cepheleştirici ortamda ne yazık ki inkârcılıkla tapınma arasında kalıyoruz. Oysa inkârcılık ve siyasî hasımlığın gerçekleri çarpıtan, karartan gözlükleriyle bakarsak dünü de bugünü de anlayamayız. Dünle hesaplaşıp bugünü soğukkanlılıkla, gerçekçilikle değerlendiremezsek bunca yıldır çözüleceğine dağ gibi büyüyen toplumsal-siyasal sorunlarımızla baş edemeyiz. En önemlisi de toplumumuzdaki yarılmayı, parçalanmayı, neredeyse cinnet haline varan karşılıklı husumeti engelleyemeyiz.

Kemalist Cumhuriyetin çok önemli kazanımlarını, Cumhuriyet Türkiyesi’nin bütün olumlu değerlerini benimsemek, derinleştirmek, güncellemek gerekiyor. Ama asıl mesele bu kazanımları, bu değerleri toplumun bütününe yaygınlaştırabilmek, toplumun bir bölümünün kazanımları olmaktan çıkarıp “benim cumhuriyetim”i “bizim cumhuriyetimiz” kılmak. Başarılamayan buydu: çünkü geniş halk kesimlerinin kültürleri, değerleri, inançları, kimlikleri, varlıkları otoriterlikle, vesayetçilikle, asimilasyonist baskılarla, tekleştirme/Türkleştirme zorlamalarıyla, toplumsal yapıyı hesaba katmayan pozitivist ve baskıcı bir laiklik anlayışıyla bastırılıp yok edilmeye; mozaik değil mermer bir toplum yaratılmaya çalışıldı. Ve tabii geri tepti.

1920’lerin, 30’ların koşullarında, ulus devletin kuruluş sürecinde, o çağın dünyasında başka türlüsü mümkün müydü? Düşünmek, tartışmak gereken önemli bir soru; ama en azından II. Dünya Savaşı sonrasında, 1950’ler dünyasının ve Türkiye’sinin koşullarında pekâlâ mümkündü. Bir ayağı Kemalist toplum projesine sıkı sıkıya basan tekçi devlet ideolojisi; asker-sivil bürokratik oligarşinin darbeci vesayetçi tutuculuğu, kendilerini halkın üstünde, ülkenin tek sahibi sayan/sanan Cumhuriyet seçkinlerinin ideolojik egemenliği 23 Cumhuriyeti’nin demokratik cumhuriyete dönüşmesini, başka bir deyişle devletin demokratikleşmesini engelledi.

Demokratik cumhuriyet umudu yok mu?

Yıllar geçiyor, çağın ruhu, dünya ve dünya ile birlikte Türkiye de değişiyordu. 1950’lere doğru toplum kabuklarını kırmaya, dipten gelen dalgalar 23 Cumhuriyeti’nin imtiyazlı siyasal sınıfını sarsmaya başlamıştı. Çok partili sisteme geçilmesiyle birlikte ilk seçimlerde Demokrat Parti’nin iktidara gelişi, asker-sivil oligarşi ve destekçileri açısından “karşı devrim”di. Nitekim 27 Mayıs 1960’ta “Yeter! Söz milletindir” diye iktidara gelen Demokrat Parti Hükümeti geleneksel iktidar sahipleri tarafından darbe ile alaşağı edildi.
devamını okumak için tıklayınız


27 Ekim 2014 Pazartesi

100 yıl önce bugün yaptığımız yoksullaşma seçimi - Akdoğan Özkan

Türkiye bundan 100 yıl önce bugün, yani 27 Ekim 1914’te, bulunduğumuz coğrafyada dramatik etkileri hâlâ hissedilen I. Dünya Savaşı’na girdi. Öyle müdafî bir pozisyon alarak falan da girmedi harbe! Basbayağı mütecaviz bir tutumdu bizimkisi.

Osmanlı donanması ortada kendisine yönelik herhangi bir saldırı veya işgal yokken, 26 Ekim’de Odessa, Sivastopol, Feodosiya ve Novorossisk gibi Rus limanlarını ve oralardaki Rus donanma gemilerini bombalama emrini aldı. Savaş gemilerimiz 27 Ekim 1914 tarihinde “tatbikat” gerekçesiyle Haydarpaşa Limanı’ndan ayrılarak Karadeniz’e açıldı. Ve iki gün sonra da, yani 29 Ekim 1914’te yukarıda saydığım Rus limanlarını bombaladı.

2 Kasım’da Rusya, bir kaç gün sonra da İngiltere ve Fransa Osmanlı’ya savaş ilan etti. Ama tabii biz, savaşa ya yedi düvelin saldırı ve işgallerine maruz bırakıldığımız için ya da bir adamın (Enver Paşa’nın) bütün bir ülkeyi peşinden sürükleyen maceracı adımlarından ötürü girdiğimize inandırıldığımız için ortada muhasebesi yapılacak, hataları ayıklanacak bir dönem görmeyiz.

Zaten biz tarih okumasına “Kurtuluş Savaşı” ve sonrasından başlarız. O okuma da bizi getire getire, “ayağına giyecek çarığı bile olmayan çok fakir insanların ülkesiydik, yurdu düşmanlardan temizleyip kalkınma hamlelerine giriştik” falan gibi bir noktaya getirmiştir.

devamını okumak için tıklayınız


21 Ekim 2014 Salı

Yolsuzluklar ve yurttaş haysiyeti AHMET İNSEL - 21/10/2014

Michael Hardt ve Antonio Negri, Declaration başlığı taşıyan ve 2012’de yayımlanan kitapçıklarına alt başlık olarak Bu bir manifesto değildir ifadesini seçmişler. Kitapçıkta içinde bulunduğumuz krizin dört öznellik figürünü ele alıyorlar. Bunlar, borçluluk, medyalaşmak, güvenlilik ve temsil edilir olmak.Medya ve özellikle yeni sosyal medya üzerinden siyasallaşma ve toplumsallaşma çabalarıyla ilgili olarak şöyle bir tespitte bulunuyorlar: “Önemli olsa da, haber/bilgi aktarmaya dayalı siyasal projeler kolaylıkla hayal kırıcı olabilirler. Eğer ABD yurttaşları hükümetlerinin nasıl davrandıklarını, hangi ağır suçları işlediklerini gerçekten bilseler, ayaklanacakları ve hükümeti devirecekleri düşününebilir. Ancak, gerçekte, bütün ABD yurttaşları Noam Chomsky’nin kitaplarını ve internette yayılmış olan bütün WikiLeaks dokümanlarını okusalar da, aynı siyasetçilere oy verecekleri ve bugünküyle hemen hemen aynı bir toplum üretecekleri muhakkaktır. Bilgi yeterli değil. Aynı şey ideoloji eleştirisi için de geçerli. (...) Kamu alanında bir iletişim eylemliği alanı açmak da kendi başına yeterli değil”.
Eğer doğru ise, bu tespitten hareket ederek varılacak sonuç, tüm alternatif haber, bilgi üretimi faaliyetlerine son verip, iktidarın ve büyük güçlerin bilgi üretimine ve doğrular rejimine meydanı boş bırakmak değildir elbette. Hardt ve Negri de, bu doğru bilgi, alternatif bilgi üretme ve yayma faaliyetinin yanlış olduğunu iddia etmiyorlar. Dikkat çekmek istedikleri nokta, sadece bunun yeterli olmadığı.
Bu tespitten hareketle, günümüz Türkiye’sine bakalım. Hükümet, bazı bakanlar ve çevresiyle ilgili yolsuzluk iddialarının soruşturulmaması kararını aldırtmayı başardı. Bunun son aşaması, meclise gelen bakanlarla ilgili savcılık soruşturma dosyalarını inceleyecek komisyonunun da, Yeni Türkiye savcılığının aldığı soruşturmaya gerek yoktur kararına uygun bir karar vermesi olacak.
Yeni Türkiye savcılığı, 25 Aralık soruşturmalarının yok hükmünde olduğunu ilan ettikten sonra, artık tüm belgeleri neredeyse kamuya mal olmuş 17 Aralık soruşturmasında da soruşturmaya gerek olmadığı kararı verdiğinde, medyasıyla, seçmeniyle, STK’ları, üniversitesi ve iş dünyasıyla bir bütün olarak AKP toplumundan herhangi bir tepki gelmedi. Bir çatlak ses çıkmadı. “Yahu, durun biraz fazla olmadı mı?” sorusu bile sorulmadı. Örneğin, yakın tarihe kadar yolsuzluklar konusundaki çalışmalarıyla maruf TESEV gibi bir kurumun başındaki insanlardan en azından, “yok bu kadarı fazla” türünden bir tepki gelmedi. Buna karşılık, AKP medyasından sevinç çığlıkları da atılmadı. “Hak yerini buldu, bakanlar ve yakın çevreleri aklandılar” türünden bir güçlü tepki de duymadık. Her şeyin bilindiği, ama bunun böyle olması lazım geldiğine dayalı bir genel ve sessiz mutabakatla yola devam etmeye “AK toplum” kararlı.
“Yolsuzlukla kararlılıkla mücadele edilmiştir, bundan sonra da kararlılıkla mücadele edilecektir” iddiasıyla yola çıkan Davutoğlu hükümeti döneminde, bu konuda elle tutulur ilk somut icraat “soruşturmaya gerek yoktur” kararının alınması oldu. 17 ve 25 Aralık soruşturmalarının hükümette panik yarattığı Ocak 2014 başında Davutoğlu, “etik kaygılardan soyutlanmış bir siyaset her şeyini kaybeder” iddiasında bulunmuştu. Daha sonra, Mart 2014 seçimlerinden bir hafta önce, “yolsuzluklar konusunda verilmeyecek hesabımız yok” demişti. Genel başkan seçildiği AKP kongresinde, “yolsuzluk yapanların gerekirse ellerini kırarız” diye esip gürlemişti. Gerçi, el kırmak medeni bir ceza kanununda yer alan bir cezalandırma yöntemi değildir ama hiç olmazsa cezalandırmaktan bahsediyordu. Daha sonra, Bingöl saldırısını failleri olduğu iddia edilen kişilerin polis tarafından “iki saat sonra nasıl cezalandırdığını” kıvançla aktarınca, Davutoğlu’nun suç ve ceza konularında medeniyet eşiğinin ancak bu seviyede olduğu ortaya çıktı. Halbuki kimse yolsuzluk yaptıkları konusunda ortada çok güçlü karineler olan kişilerin ellerinin kırılmasını veya Bingöl’deki gibi cezalandırılmalarını talep etmiyordu. Mahkemede yargılanmalarını, zanlıların kendilerini savunmalarını, gerekirse sivil toplumdan ilgili kişi ve kuruluşların müdahil olmasını ve söz konusu yolsuzluk iddialarının gerçekten aydınlığa kavuşmasını talep ediyordu. Şimdi sadece zanlılar değil, bütün hükümet ve iktidar partisi yolsuzluklar konusunda hesap vermekten kaçtığı damgasını taşıyor ve taşımaya devam edecek.
Taşı sadece gölge başbakana atmak haksızlık olur.
...
devamını okumak için tıklayınız



10 Ekim 2014 Cuma

Hükümetin hataları, HDP'nin hataları - ORAL ÇALIŞLAR - 10/10/2014

Türkiye, bir günün içinde; son yılların en vahşi sokak gösterilerine sahne oldu. Tablonun bu hale gelmesinde; hükümetin de HDP'nin hatalarının olduğu açık. Tabii, şunu ekleyelim: Bizim "hata" dediğimiz şeylerin bazıları, "stratejik tercihler" olabilir.
Kriz iyi yönetilemedi... Uzun süredir, PKK'dan gelen, "çözüm sürecinin bittiği" yönündeki mesajların; sık sık tekrarlandığı bir gerginliğin içine girmiştik,.

HDP'ye yakın duran ve ağırlıklı olarak Türk solu kökenli kesimlerce dillendirilen, "çözüm bitmiştir" havası; Kürt hareketinin psikolojisini etkiliyor. Çok değişik çevrelerden bir rüzgar gibi esmeyi sürdüren "Hükümete teslim oldunuz" psikolojik baskısı; Kürt hareketi üstünde, özellikle son dönemde, yoğunluk kazanıyor. Belki bu bağlamda; genç kuşak seküler Kürtlerin talep ve özlemlerini de, ayrıca değerlendirmek gerekiyor.

Tabii şunları da görmekte yarar var: HDP yöneticileri; Kobani krizinden önce de, sonra da, hükümet yetkilileriyle sık sık görüştüler. Hükümet ile HDP arasında (Başbakan'ı da kapsayan) bir diyalog vardı. İki taraf da, görüşmelerden memnun oldukları yönünde mesajlar veriyorlardı.

Aynı şekilde, Öcalan, son yaptığı açıklamalardan birisinde; "çözüme çok yakınız" mesajını vermişti. Bu, son zamanların, en ileri değerlendirmelerindendi. Öcalan; Bakanlar Kurulu'nun bir hükümet kararı haline getirdiği çözüme ilişkin son adımı da, olumlu buluyordu.

Uygulamalar açısından bakıldığında, umutlu sayılabilecek adımlar devam ediyor, grafik yükseliyordu. Fakat, aynı analizi "üslup" veya "söylem" düzeyinde yapmak, çok kolay değildi. İki taraf da; zaman zaman, tansiyonun aniden şiddetle yükselmesine yol açan bir dile yönelebiliyordu.
IŞİD-TÜRKİYE İLİŞKİSİ İDDİASI
Kobani, işte bu tablonun üzerine geldi. PKK, "Kobani'deki kuşatmayı Türkiye'nin kışkırttığını" öne süren iddialarda bulundu. Bu hava, Kürtlerin önemli bir kısmı arasında yaygınlaştı. AK Parti'ye öfke duyan çeşitli çevreler; "Türkiye IŞİD'le işbirliği yapıyor" iddiasını, Batı medyasının bir kesimiyle yoğun bir alışveriş içinde yaygınlaştırıp, bir "algı mühendisliği" yaptılar. Kürtlerin Kobani'deki gelişmelerden kaynaklanan öfkesi; bu değerlendirmelerle birlikte, iyice tepkisel bir ruh haline dönüştü.

Kobani'nin düşme tehlikesinin arttığı oranda; "Türkiye IŞİD'le işbirliği içinde" söylemi de, paralel bir şekilde yükseliyor. Bu ruh halinin, bir çatışma ortamını kışkırtacağı belliydi.

Sonunda, olanlar oldu. Türkiye, bir günün içinde; son yılların en vahşi sokak gösterilerine sahne oldu. Can kayıplarının ötesinde; toplum, manevi olarak da, yeni bir bölünme gerilimiyle yüz yüze geldi.

Tablonun bu hale gelmesinde; hükümetin de, bir yasal parti olarak HDP'nin de ciddi hatalarının olduğu açık. Tabii, şunu da ekleyelim: Bizim "hata" olarak tanımladığımız şeylerin bazıları, "bilinçli stratejik tercihler" olabilir.
HÜKÜMETİN HATALARI
1.Kobani'deki kritik olayların, Kürtler üzerinde yarattığı travmanın derinliği, tam anlamıyla kavranamadı.

2. "PYD ve PKK terör örgütüdür", "IŞİD de PKK da teröristtir" söylemi; zaten gergin olan gelişmelerin, daha da gerilmesini tetikledi. IŞİD, bütün bölgeyi tehdit eden bir örgüt. PKK ise, şu anda; Türkiye'nin lideriyle barışı gerçekleştirmek üzerine, görüşmeler yürüttüğü bir yapılanma. Şu koşullarda; "PKK teröristtir" söylemi ile, ne hedeflenmiş olabilir?

3. Direniş sürerken, "Kobani düştü, düşüyor" ifadesi de; gerilim içindeki Kürtleri, iyice öfkelendirdi.

4. Hükümet, zaman zaman "Kobani'ye elimizden gelen her desteği yaparız" şeklinde olumlu açıklamalarda bulunsa da; somut bir adım atamadı, inandırıcılığını yükseltemedi. Gerilim psikolojisini düşürebilecek bir dil adına, gerekli özen gösterilmedi.

5.Olaylar patlak verdikten sonra, yapılan "misliyle karşılık veririz" açıklaması da, polisin gösterilere yönelik uyguladığı geleneksel aşırı şiddet de olumsuz sonuçlar doğurdu.

6. Çözüm süreci için olsun, Kobani'deki durum için olsun, hükümetin diğer siyasi aktörleri (CHP ve MHP) bilgilendiren, onların katkılarını talep eden bir diyalog süreci içine girmesi önemliydi.
HDP'NİN HATALARI
1. Kobani nedeniyle gerilim dozu iyice yükselmiş bir kitleyi sokağa çağırmak, bir kırılma noktasıydı. Ne yapacağı ve nerede duracağı belli olmayan bir kitle şiddeti, ortalığı yakıp yıktı. Bu bir öngörü hatası olarak da görülebilir. Başka bir açıdan bakıldığında, hükümeti cezalandırma amacını da içermiş olabilir. Sonuç, yapılan en azından bir öngörü hatası sayılabilir.

2. HDP yetkilileri; Hükümet'le bu konuları defalarca konuştukları ve hükümetin tutumunu bildikleri halde; "Türkiye IŞİD'le işbirliği yapıyor" algısının oluşmasına destek veren dilden geri durmadılar. Hatta bu algıyı körüklediler.

3. "Türkiye, Kobani'ye yardım etsin" çağrısını yaparken; nasıl bir yardım yapılabileceğine ilişkin somut öneriler getirmek yerine, "Kobani düşerse çözüm süreci biter" tehdidini kulanmayı tercih ettiler.
4. Meydana gelen olaylardan sonra, hiç sorumluluk üstlenmeden suçu "bir takım provakatörler"in kötülüğüne havale etmek inandırıcı olmadı.

devamını okumak için tıklayınız


8 Ekim 2014 Çarşamba

Biden`in Gaflı Konuşmasından Öğrendiğimiz 6 Şey - CENK SİDAR

Türkiye kamuoyu Biden`in Harvard konuşmasını Erdoğan`dan özür dilediği konuşma olarak ele aldıysa da konuşmanın içerik ve bize öğrettikleri ülke için kritik.
ABD Başkan Yardımcısı Joseph (Joe) Biden`in 2 Ekim tarihinde Harvard Üniversitesinde Türkiye`yi Suriye`deki terörist yapılara destek vermekle itham ettiği konuşmadan hemen sonra özür dilemesi önemli bir gelişmeydi. Keza bu ifadeler sadece Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP Hükümetini değil, Türkiye Cumhuriyeti devletini de zan altında bırakıyordu. Bu ifadeler nedeniyle özür dilemesi iki müttefik arasında hem diplomatik bir nezaket, hem de ABD`nin Türkiye`nin işbirliğine en çok ihtiyacı olan mevcut konjonktürde pragmatik bir gereklilikti.

Peki Biden neden özür diledi? Düşüncelerinin gerçeği/mevcut algıyıyansıtmadığından mı, yoksa samimi düşüncelerini çekinmeden ifade ettiği için mi? İlk olasılığının gerçek olması durumunda yalan söyleyen bir ABD Başkan Yardımcısının Amerikan kamuoyundan gelecek muhtemel baskıya rağmen görevine devam etmesi mümkün değildi. Biden düşüncelerini “açıkça” ifade ettiği, “söylememesi gerekenleri” söylediği için özür diledi. Bu durumda bu konuşmanın içeriğini daha yakından irdelememiz gerekiyor. Türkiye kamuoyu ve dünya bu konuşmadan neyi öğrendi, neyi teyid etti?

1- Türkiye Washington`da bölgedeki istikrarsızlığın ana nedenlerinden biri olarak algılanıyor. Dış politikayı çeşitli kaynaklardan izleyen ve jeopolitik gelişmeleri yorumlayanlar zaten bu algının varlığının epeydir farkındaydı. Hükümetin ve Cumhurbaşkanı Erdoğan`ın gazabına uğrayan New York Times, Washington Post, Wall Street Journal ve diğer yabancı basının bu minvaldeki yorum ve detaylı haberlerini uzun zamandır okuyorduk. Fakat Amerikan devletinin en tepesinden bu doğrultuda bir açıklamanın yapılması bu algının ne denli güçlü olduğunun bir göstergesi ve teyidi oldu. Özür dilenmesi “Türkiye`nin Esad`ı devirmek hedefiyle teröre destek vererek IŞİD belasını yaratan bir ülke olarak” değerlendirildiği algısını değiştirmiyor. Konuşmanın kayıtlarını izleyince Biden`in bu ifadeleri samimi bir şekilde kullandığını görüyoruz. Bu algının Biden`la sınırlı olduğunu düşünmek yanlış olur. Çünkü Biden sıradan bir kişi değil. Dünyanın en etkili çalışan, en büyük ve en örgütlü istihbarat sistemine sahip süper gücünün başkan yardımcısı. Bu istihbarat mekanizmasının liderleri ve dış politika uzmanları her gün Biden`a resmi briefing`ler sunar, ulusal ve küresel güvenliği ilgilendiren meselelerde bilgilendirmeler yapar. Anayasa uyarınca ABD Başkan Yardımcıları Başkanın sahip olduğu tüm istihbarata sahiptir. Başkan için günlük olarak hazırlanan "President`s Daily Brief" "Başkanın Günlük Bilgilendirmesini” de okur. Görevdeki Başkan görevini yapamaz duruma gelir yahut hayatını kaybederse Başkanlık görevini üstlenirler. Yani Biden`in bu konudaki ifadeleri en aşağıdan en yukarıya Amerikan ortak devlet aklının bir tezahürü olarak görülmeli ve bu şekilde değerlendirilmelidir.

2- Türkiye`nin bölgedeki önceliği IŞİD değil, Esad Rejimi: Ne Washington ne de başka bir Başkent Türkiye`nin bölgede terör ve istikrarsızlıktan fayda sağladığını/sağlayacağını iddia edemez. AKP Hükümetinin salt istikrarsızlığı artırmak amacıyla terörle ilişkili örgütlere destek vermesi de kesinlikle haksız bir suçlama olur. Burada problem Hükümetin yanlış hesap ve öngörüsüzlükle bölgedeki ne idüğü belirsiz grupları ve fraksiyonları destekleyerek bir canavarın ortaya çıkmasına dolaylı olarak neden olmasıdır. Eleştirilecek ana unsur ise bu öngörüsüzlük, yanlış hesap ve hataların Esad rejiminin devrilmesinin bölgede ana öncelik olarak belirlenmiş olmasından ötürü yapılması. Esad kendi yurttaşlarını gözünü kırpmadan öldürmekten çekinmeyen eli kanlı bir diktatör. Esad`ın alternatifi olmaması ve ülkenin demografik yapısı nedeniyle Batı Esad`ın devrilmesi konusunda isteksiz/yavaşdavranırken, Erdoğan ve Davutoğlu daha önce yaptıkları açıklamaların iç siyasette kendilerine maliyet çıkarabilmesinden ötürü Esad`ın devrilmesini neredeyse kişisel bir mesele haline getirdiler. Durum bugün de aynen devam ediyor. Başbakan Davutoğlu`nun 5 Ekim tarihinde CNN International`da yayımlanan Christiane Amanpour ile yaptığı televizyon mülakatında Türkiye`nin IŞİD ile mücadeleye Esad rejiminin de hedeflenmesi şartıyla katılacağını söylemesi bu iddiayı doğruluyor. Türkiye`nin hemen yanı başında, Kobani(Ayn-Al-Arab)bölgesinde bir insanlık katliamı yaşanma ihtimali ufukta belirmişken, Davutoğlu ve Erdoğan`ın hala Esad faktörünü devreye sokup fırsatçı bir üslup takınmaları ülke için üzüntü verici bir durum.

3- Erdoğan yapılan dış politika yanlışlarının farkında (mı?): Biden konuşmasında net bir şekilde Erdoğan`ın hatalarının farkında olarak kendisine “siz haklıydınız, çok fazla insanın (Suriye’ye) geçişine izin verdik, şimdi sınırı mühürlemeye çalışıyoruz"dediğini iddia etti. Biden bu ifadesinden ötürü de özür dilemedi. Özür dilemesinin nedeni ilk maddede ele aldığımız “Türkiye teröre destek veriyor” açıklamasının uluorta yapılması ve “Türkiye bunu bilinçli olarak yaptı” şeklinde algılanmasıydı. Erdoğan`ın dış politikada yaptığı hataları kabul edip etmediği konusunda iki liderin birbiriyle çelişen açıklamaları var. Yani bu durumda ya Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan ya da ABD Başkan Yardımcısı Biden doğruyu söylemiyor. İki ihtimal de ABD-Türkiye ilişkilerinin geleceği için endişe verici.

devamı için tıklayınız










PKK'nın Suriye krizi - Taha Özhan

Suriye krizinde Kürtlerin rolünün ne olacağı sorusuna verilen cevaplarda iki perspektif çok yaygın. Birincisi Türkiye'de Kürt meselesinin çözümü ve PKK'nın silahsızlandırılmasını salt güvenlikçi perspektifle ele alan kesimlerin, sınırın öte yanında, görünen ilk kerpiç binaya asılan bayrakla 'Suriye'de PKK devleti' kuruldu feryatları. Bu yaklaşımın, yıllarca duyduğumuz Kemalist ezberleri tekrarlamasının yanında, 1990'larda PKK ile mücadele ederken sürekli halka ve sivil iktidara vesayet faturası çıkaran askeri odakların, Kürt meselesine yaklaşımlarının 2010'lar versiyonu olarak var karşımızda.
İkinci okuma ise yine PKK merkezli analizleri abartıp bütün Ortadoğu jeopolitiğini PKK çarpanına bağlayan bir yaklaşım. Suriye'de, isyanı başlatan, isyan ederken de herkesten çok daha iyi başına neler geleceğini bilen, yüzbinlerce canla bedelini ödeyen Suriye devrimini neredeyse görmeyip, PKK'nın Suriye'nin kuzeyinde bir iki kasabada Baas'ın işine de yarayacak birkaç eylem yapmasından 'Rojava devrimi' çıkarmak!

Her iki yaklaşım, asırlık 'Sykes-Picot korkuları ve rüyalarına' denk gelmektedir. Her iki pozisyon da aslında farkında olmadan yüzyıllık statükonun farklı şekilde nöbetini tutmaya devam arzusundalar. Oysa yukarıdaki iki pozisyona düşmeden de Suriye'de Kürt varlığını ele almak mümkün. Sykes-Picot düzeniyle 'bin-xet'te kalan Kürtlere tabii olarak en fazla ilgili olması gereken yer Türkiye'dir. Lakin kendi Kürdüyle, Sykes-Picot'tan nöbetine düşen pay miktarınca yıllarca kavgayı sürdüren Türkiye; şimdi bir çözüm ve barış sürecinden geçiyor. Suriye'deki Kürtlerle ilişkiler son yıllarda mevcut sınırları anlamsız kılacak ölçüde normalleşti.

Kürt yabancılaşması 
Beklenen, Suriye'de canları pahasına isyan edenlere ilk omuzu, yıllardır hakları gasp edilmiş Kürtlerin vermesiydi. Böyle olmadı. PKK'nın, 1999 sonrası yaşadığı çarpık uluslararasılaşma sürecinin oluşturduğu denklemler, Suriye'de pasif bir Şebbiha (bazen de aktif) rolü üstlenmesi sonucunu doğurdu. Bu Kürtlere yapılabilecek en büyük kötülüktü. PKK-PYD marifeti ve bölgede Irak işgaliyle başlayan Arap milliyetçiliğinin de desteğiyle son birkaç yıldır yaşanan 'Kürt yabancılaşması' derinleşmiş oldu.
Bugün geldiğimiz nokta itibariyle, Türkiye, Suriye'deki Kürtler için, Suriye'de 'PKK devleti' veya 'Rojava devrimi' ilan eden 'korku ve rüyaların' ötesinde politika geliştirmesi en hayırlı seçenek durumundadır. Böylesi bir politika Suriye'deki bütün Kürtleri Sykes-Picot'yu aşacak şekilde kucaklamak anlamına gelmelidir. Suriye'de Arapları, Türkmenleri ve hatta Kürtleri bile karşısına alan PKK'nın 'kurtarılmış bölge' saplantısından kolayca kurtulmasını beklemek naifliktir.
Suriye'de bugünlerde, Halep'in güneyinde ve güney batısında Baas rejimiyle yoğun çatışmalar devam ederken, özellikle Han Asal'ın ele geçirilmesi sonrası PYD'nin hareketlenmesini Suriye içerisinde hiç kimse 'Rojava devrimi' olarak okumamaktadır. Kaldı ki, geçmişte, 153. Tugay muhalifler tarafından ele geçirildiğinde, PYD-Baas işbirliğine dair şehir efsanelerini somutlaştıracak onlarca delil ortaya da çıkmıştı.

devamını okumak için tıklayınız