12 Haziran 2014 Perşembe

Böyle bir kalekolu ancak işgal kuvvetleri yapar! - Ergun Babahan

Hükümet, daha doğrusu Recep Tayyip Erdoğan bir yandan PKK lideri Abdullah Öcalan ile barış süreci yürütüyor, diğer yandan da bölgeye örneklerini Amerikan filmlerinde gördüğümüz dev kalekollar yapıyor. Kalekollar, PKK’nin sürpriz baskın yapmasının önüne geçecek şekilde tasarlanıyor, ayrıca dev betonarme tahkimatla, burada görevli personelin muhtemel bir saldırıda can kaybını en aza indirmeyi amaçlıyor. Açık söylemek gerekirse, bir devletin kendi topraklarında, kendi yurttaşlarından korunmak için yapacağı cins yapılar değil bunlar. Amerika’nın Afganistan’da, Irak’ta inşa ettiği türden binalar.
Eğer iktidar, Öcalan ile sürdürdüğü görüşmeler sonucunda gerçekten barışa ulaşmayı hedefliyorsa, bölgedeki sayılarının 1200’ü bulacağı iddia edilen bu korunaklı dev yapılara neden ihtiyaç duyuyor? Ya barış süreci diye adlandırdığı görüşmelerin sonucundan bir şey çıkmayacağını biliyor ve çatışmasızlık sürecini askeri yapılanmayı arttırarak değerlendirmeyi amaçlıyor ya da PKK’nın gerçekten barış yapma niyetinde olmadığını görüp önlem alıyor. İki halde de hem Türkiye halkına, hem Kürtlere yalan söylemiş oluyor. Evet, barış süreci zorlu, ileri-geri hamlelerle dolu bir yoldur. Her şey bitti derken barışa ulaşabilir veya tamam bu iş oldu derken aşılması güç sorunlarla karşılaşabilirsin.
Ama masaya oturduğun andaki niyetin önemlidir. Gerçekten barışa ulaşmak için mi bir müzakere sürdürüyorsun, yoksa zaman kazanmak için mi!
Şimdi PKK’nın bölgeye, yönetim biçimine ilişkin talepleri ortada. Yerinden yönetim, eğitim, zabıta gibi hizmetlerin bölgeden sağlanması gibi, Batı’daki örneklerde gördüğümüz cinsten talepleri var.
Ama karşılarında Kars’taki heykelden Taksim’deki parka kadar her konuda müdahil olan, karar alan, uygulatan bir siyasetçi var. Tüm amacı yetki alanını genişletmek, mümkünse tek elde toplamak. Böyle bir siyasi aktörün, bölgeyle birlikte Türkiye’nin genelindeki denetimi, bununla birlikte gelen rantı kaybetmeye hazır olduğuna inanmak bugüne kadar yaptıklarına bakınca bana pek inandırıcı gelmiyor doğrusu.
Ayrıca, uzun zamandır Türkiye’nin Batısı’nda anti-demokratik uygulamalarını artırmış, medyayı susturmuş, Meclis’i kendi noteri haline getirmiş, karar alırken bırakın muhalefeti kendi partisini bile dikkate almaz hala gelmiş bir siyasi kimlikten bahsediyoruz.
Her talebinizi kendi yetki alanına müdahale olarak gören ve her fırsatta size haddinizi bildirmeye kalkan bir lider. Amacı da Sunni inancı üzerine kurulu bir toplum yaratmak.
Barzani ile vardığı enerji anlaşmaları sayesinde PKK’nın elini zayıflattığını, zamanın örgüt aleyhine işlediğine ikna olmuş, yıllardır açıklayamadığı bir demokratikleşme paketiyle bugüne gelmiş bir aktör. Söylemleriyle hem Türkiye’nin milliyetçi kesimini denetimde tutmayı, hem de ‘‘Kürt kardeşim’’ benzeri sözlerle Kürtlerin gönlünü almayı amaçlayan ve şimdi ki hedefi bu yolla Çankaya’ya çıkmak olan bir genel başkan.
Hem Kürtlere barış ve kardeşlik mesajı vermekte, hem de Tokat’ta olduğu gibi, faşizan grupların kalkıştığı linç girişimlerine destek vermekte sorun görmeyen bir lider. İlkeyle değil, ‘‘Bana ne yarar’’ düşüncesiyle hareket eden bir Şark politikacısı.
...
Devamını okumak için Tıklayınız 


9 Haziran 2014 Pazartesi

İttihat Terakki'nin ve Kazım Karabekir'in çocuk askerleri - AYŞE HÜR

"Çocuğun bir vatanperver ve gelecekte iyi bir asker olması için savaş kapıdayken önemli bir adım atıldı ve İzciler Ocağı Teşkilatı kuruldu. Teşkilat, savaşla birlikte yerini Osmanlı Güç Dernekleri'ne bırakacak ve para militer bir örgüte dönüşecekti
Bu yazının esin kaynağı, “PKK tarafından kaçırıldığı iddia edilen çocuklar” konusu. ‘Kaçırıldığı iddia edilen’ diyorum çünkü yıllardır PKK hareketini oluşturan dinamikleri izliyorum. Uzun sosyolojik ve siyasi analizler yapmaya maalesef sayfa müsait değil o yüzden kestirmeden söyleyeceğim: Çocukların Kandil’e gönüllü gittiğinden eminim. Ancak, gönüllü de olsalar, PKK’nın bu çocukları ailelerine dönmeye ikna etmesi gerektiğini düşünüyorum. Her ne kadar ailelerinin bu çocuklar için en iyi seçenek olduğunda emin olmasam da… 

1789 Fransız İhtilali’den sonra Batı’da “ulus, ulus devlet, vatan, yurttaş gibi kavramların ortaya çıkmasıyla birlikte çocuğun siyasal bir özne olarak algılanışı ve eğitilmesi konusunda radikal değişiklikler yaşanmıştı. II. Abdülhamit’in istibdat rejiminden kaçarak Batı’ya giden, 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanından sonra ülkeye dönen Osmanlı aydınları, Batı’daki bazı modaları ülkelerine taşıdılar. Bunlardan biri izcilik teşkilatı idi. 

İzcilik hareketinin mucidi, Britanyalı General Baden Powell idi. Hindistan, Afrika ve Kanada’da görev yapan Powell, 1907’de emekli olduktan sonra İngiltere’de gençler için doğa faaliyetleri düzenlemeye başlamış, deneyimlerini 1908’de yazdığı Erkek Çocuklar İçin İzcilik (Scouting for Boys) kitabında toplamıştı. Bu tarihten sonra İngiltere’de, ABD ve Avrupa ülkelerinde izcilik modası yayılmaya başlamıştı."
devamını okumak için tıklayınız

Kutsal çile, kutsal isyan kutsal zulüm-FEHİM TAŞTEKİN


Tel Aviv'de İsrail'in ilk Başbakanı David Ben Gurion adına yapılmış havaalanı. Gümrük memurundan önce standart sorular. Pasaportta 'sakıncalı' vizeler var; İran, Suriye, Irak, Lübnan, Sudan...
Tel Aviv’de İsrail’in ilk Başbakanı David Ben Gurion adına yapılmış havaalanı. Gümrük memurundan önce standart sorular. Pasaportta ‘sakıncalı’ vizeler var; İran, Suriye, Irak, Lübnan, Sudan... Buyur çapraz sual odasına! Veri tabanında ön araştırma sonrası önce biri sonra öteki gelip soruyor; henüz gazeteci olduğumu söylemeden ‘Gazeteci olarak mı gittin’, ‘Niye gittin’, Kiminle gittin’, ‘Ne yaptın’, ‘Nerede ve kaç gün kaldın?’ Bir-iki saatlik sabır sınavı. İsrail bu; korku devletine hoş geldiniz!

Kudüs’ü tekelleştirmek!

Yeşilin giderek kayaların bağrından kopan zeytin ağaçlarına bıraktığı 1 saatlik yolun sonunda mabet tepesi Harem-üş Şerif üç kutsal dinin müminlerini kendi dilinde selamlıyor. Ağlama Duvarı’nda tanrıya yakaran ve Süleyman Mabedi ile Mehdi’nin müjdecisi ‘Ahit Sandığı’nı bulmak için Mescid-i Aksa’nın altını oyan Yahudiler; Hz. İsa’nın sırtına haç vurup yürütüldüğü ‘Çile Yolu’nda 14 kez soluklayan Hıristiyanlar; güneş gibi parlayan Kubbet-üs Sahra’nın etrafında ay gibi dönen, muallâk taşından Miraç’a yükselen Hz. Muhammed’in ayak izini arayan ve yanı başındaki Mescid-i Aksa’da namaza duran Müslümanlar… Her bir köşesinde binlerce yıldan süzülen hikâyeler saklı. Kudüs havra, kilise, cami ve türbelerin içice geçtiği bir inanç kenti. O yüzden seperasyon ya da tekelleştirme ameliyeleri sadece barışı bozmaya yarıyor.

Devamı için Tıklayınız

http://www.radikal.com.tr/yazarlar/fehim_tastekin/kutsal_cile_kutsal_isyan_kutsal_zulum-1196195

8 Haziran 2014 Pazar

Parti müftüsü - Mümtaz'er Türköne

"Kastettiğim kişi Profesör Hayrettin Karaman. AK Parti’nin “parti müftülüğü” kadrosunu çok uzun zamandır o işgal ediyor. Parti müftülüğü, İslâmî referanslara dayandığı iddia edilen bir partide daha çok parti teorisyenliğinin muadili bir görev.
Sol, liberal veya milliyetçi bir partinin parti teorisyeni ne iş yapıyorsa, İslâmcılık iddiasını muhafaza eden bir parti için fetva makamı aynı işlevi yerine getirir. Parti teorisyeni parti politikası ve pratiği ile partinin kimliği ve ideolojisi arasında bağlantılar kurup, şartları teoriye uydururken, parti müftüsü  sadece dine dayalı bir meşrulaştırma mercii olarak iş görür. Politikalara ve pratiklere “cevaz” vermesi yeterlidir. Gücünü de, Hayrettin Hoca’nın fıkıh âlimi olması gibi sahip olduğu ilmî salahiyetten alır. Hayrettin Hoca, ta belediye başkanlığı zamanından beri Erdoğan’ın muhataralı icraatlarını verdiği fetvalarla ve daha sonra Yeni Şafak’taki köşesindeki yorumlarıyla meşrulaştırıyor. Şer’î mesnedler, teviller ve (belki de en önemlisi) zaruretler buluyor. Fıkha göre sınır tayin etmek çok zor. En nihayetinde “saçma tevil götürmez” diye, sıkıştığınız yerde imdadınıza “zaruret hali” yetişiyor. Sığınacağınız en son kale  “ızdırar” hali. Böyle bir perspektifle makul ve meşrû bulamayacağınız hiçbir icraat yoktur. Hoca’nın yaptığı da budur ve siyasî fetvalarının çoğunu  “zaruret hali”ne bağlaması bu yüzdendir. Uzun boylu fıkıh bilmenize gerek yok. Mecelle’nin küllî kaidelerinden “Zarûretler, memnu’ olan şeyleri mubah kılar” hükmüne dayanarak siyasî müşküllerin tamamını çözebilirsiniz. Fıkıh âlimlerinin siyasî tartışmaların uzağında durmayı tercih etmelerinin sebebi, çilingir muamelesi görmemek içindir."
devamını okumak için tıklayınız

3 Haziran 2014 Salı

Seçim sonuçlarına güvenilemeyeceğinin somut kanıtını buldum - Ezgi Başaran

Hiç tatava yapmayın, oturun inceleyin. Gayet açık ve teknik bir güvenlik açığından söz ediyorum.
2004’ten beri şaibeli olduğu çeşitli defalar konu edilmiş, iddialar ortaya atılmıştı. Hatta bu nedenle milletvekilleri soru önergesi vermiş ama sorularına doğrudan bir cevap alamamıştı. Ben şimdi size hem o cevabı sunacağım hem de bu cevabın ne manaya geldiğini… Ama yavaş yavaş… Adım adım… 

Konumuz Seçsis. Açılımı, Bilgisayar Destekli Seçmen Kütüğü Sistemi. Nedir derseniz, seçim sonuçlarının girildiği bir yazılım ve veri bankası diye özetleyebilirim. 

Şöyle çalışıyor: Diyelim ki İstanbul Beşiktaş’taki sandıklar sayıldı. Görevli ilçe seçim kuruluna gidip elindeki tutanağı taratıyor ve karşısına çıkan Seçsis ekranına oy oranlarını yazıyor. O Seçsis ekranını, karanlık tarafları birbirine yapışık iki ayna olarak düşünün. Bir yüzü sandık sorumlusunun karşısına çıkıyor, o da o yüze yani ekrana sonucu giriyor. Diğer yüz ise Seçsis’in yetkili teknik adamına bakıyor. Şimdi bu bilgiyi aklınızda tutun."
...
"Defalarca teyit etmeye çalıştığım bu bilginin önemi nedir? Eğer devlete ait bir yazılımın sertifikasyonu yoksa -ki bu yazılımlara sertifikasyon verme yetkisi sadece UYSM’ye aittir- istenilen oynama yapılabilir. Şöyle örnek vereyim: Seçsis’i bir kutu olarak düşünün. Bugün içine 2 adet elma koyun. Yarın kutuya sorun, kaç elma var? Sertifikasyonu olan bir kutu mutlaka ama mutlaka 2 elma yanıtını verecektir. Sertifikasyonu olmayan bir kutuya ise içindeki elma sayısına 2 daha ekleyerek cevap ver komutunu verebilirsiniz ve hiç kimse bunu denetleyemez."
tamamını okumak için tıklayanız;
http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ezgi_basaran/secim_sonuclarina_guvenilemeyeceginin_somut_kanitini_buldum-1195251#

26 Mayıs 2014 Pazartesi

Prof. Naci Görür: Ege'deki deprem alarmdır, Marmara depremi geliyor!

İTÜ Maden Fakültesi Jeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr.Naci Görür, Ege Denizi'nde meydana gelen 6,5 büyüklüğündeki depremin beklenen büyük İstanbul depreminin habericisi olduğunu söyledi. Prof. Görür, "Deprem geliyor, bu kuşak kendi kendini kırarak rahatlıyor. 1939’dan bu yana 8’den fazla 7 ve üzeri deprem üretti bu fay, enerjisini boşaltmak için. Bu bir alarmdır" dedi. İstanbul Üniversitesi Jeoloji Mühendisliği Öğretim Üyesi Prof. Dr. Şener Üşümezsoy ise, "Depremin olduğu fayın devamı güneye doğru dönecek, Marmara’ya değil, Yunanistan’a doğru giden bir hat. Bozcaada ve Ezine hattında aktivite söz konusudur" ifadelerini kullandı. 
Çanakkale'nin Gökçeada açıklarında meydana gelen, kısmi yaralanmalara ve hasara neden olan 6.5 şiddetindeki depremin Kuzey Anadolu Fay hattında mı, bağımsız mı tartışmalarını deprem uzmanları anlamsız buluyor, Marmara depremi için alarm olarak değerlendiriyor. Deprem Kuzey Anadolu fay hattında ve tehlike çok yakın.
 .....
yazının tamamını okumak için tıklayınız;

13 Mayıs 2014 Salı

Yargı hâlâ 27 Mayısçı-ORAL ÇALIŞLAR

27 Mayısçılık; bütün gücüne, elindeki etkili kurumlara rağmen iktidardaki büyük payını, eninde sonunda yitirecek.
27 Mayısçılık, bir düşünme ve olayları algılama yöntemidir. 27 Mayıs, Türkiye’nin son 50 küsur yılına damgasını vuran bir 'yönetme ve devlet kurumlarını biçimlendirme' kültürüdür. 

27 Mayısçı düşünce sistematiğine göre; asıl egemenlik sahipleri, devlet kurumlarıdır. Seçilenlerin güvenilmez olma ihtimali ve yanlış yapma riski, her zaman yüksektir. Çünkü, onları seçen halk, geridir. Halkın doğru bir tercih yapması, çok da olasılık dahilinde değildir. Bu nedenle de iktidarı seçilenlere teslim etmemek, onları değişik kuşatma mekanizmalarıyla sıkboğaz etmek; son derece önemlidir. Yoksa, memleket gericiliğin eline düşer. 

27 Mayıs Anayasası’nın da ondan sonra aynı doğrultuda darbeler döneminde hazırlanan anayasaların da temel mantığı; 'seçilene güvenmemek'tir. 'Seçilene güvenmemek', bir dizi yasal ve anayasal önlemi de içeren bir anlayıştır. 

Asker, yargı ve bürokrasi, anayasal kurumların ana eksenini oluşturur. İlk direnişi, bürokrasi örgütler. Seçilmişleri, 'kırmızı kitap'la yönlendirir. Siyasetçilerin bilmedikleri devleti, onlara öğretir. 'Ana omurga' ise yargıdır. Savcılarıyla, hâkimleriyle, Yargıtayı’yla, Danıştay’ıyla, askeri mahkemeleriyle, Anayasa Mahkemesi’yle; tam bir örgütlenmedir. Buna HSYK’yı da ekleyince, tablo tamamlanır. 

Siyasetçiler yargılanır, partiler kapatılır. 'Devletin âli menfaatleri' için yargı her an hazır ve nazırdır. Bizde, yargı; uçan kuştan hesap soran, kendini her şeye kadir hisseden, kendini hatasız gören bir kurumdur. Onlar, kendilerini 'asıl devlet' olarak görürler. Yıllarca, memlekette ne yazılıp, ne konuşulabileceği, onların kontrolünde oldu. Hangi partinin nasıl siyaset yapacağı, onların konusuydu... Mahkemeler, yalnız düzen vermekle kalmazlar, siyasetçileri her yıl yıldönümü bahanesiyle azarlamayı da bir gelenek olarak sürdürürler. Siyasetçiye ayar vermeyi, hem hak hem görev addederler. 

27 Mayıs’tan bu yana, tam 54 yıldır, bu memlekette, bürokrasi ve yargının dediği oluyor. Onların yetmediği hallerde; askerin devreye girip, darbelerle siyasete 'format çektiğini' de unutmayalım. 

Son yıllarda, işler biraz karıştı. Askerin siyaset üzerindeki ağırlığı, büyük ölçüde kırıldı. Yargı, buna rağmen, süreçten; 'güçlenerek', yani 'militanlaşarak' çıktı: Yargı alanında, 'ulusalcılıktan bağımsızlaşma'ya doğru bir arayış görülse bile; yargının siyasete yaklaşma biçiminde, yargı zihniyetinde, köklü bir değişiklik olmadı.




11 Mayıs 2014 Pazar

Türkiye'de 49 bankanın 37'sinde yabancı ortaklık var

"İstanbul Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler Odası (İSMMMO)’nun yayınladığı, "Türk Bankacılık Sisteminde Yabancı'laşma" isimli rapora göre, Türkiye'deki 49 bankadan 37'sinde yabancıların hissesi var. 2001 yılından sonra hızlanan küresel el değiştirmeyle, 21 Türk bankasını satın alan ya da ortak olan yabancılar 20.5 milyar dolar harcadı. Satın alınan banka paylarının bugünkü değeri ise yaklaşık 27 milyar dolarken, son 12 yıllık yabancı kârı ise 17 milyar doları aştı. Türk bankacılık sisteminde yabancıların toplamdaki payı yüzde 25'lere yaklaşırken, Borsa İstanbul'un yabancı hisse sahiplik oranına göre bu oran yüzde 42'yi geçti."

tamamını okumat için tıklayınız;
http://t24.com.tr/haber/turkiyede-49-bankanin-37sinde-yabanci-ortakli-var,258088


10 Mayıs 2014 Cumartesi

Dilipak: Cemaat Başbakan ölsün, aklını kaçırsın diye dua ediyor

Abdurrahman Dilipak;
...
"Asıl sorun, cemaat projesinin boşa çıkması ile, BOP’un da işlevsiz hale gelmesi ile, İslam coğrafyasında doğan boşluğun nasıl doldurulacağı ile ilgili.. Batı iddiasından vazgeçip, meydanı boş bırakmak istemeyecektir. Öte yandan Arap dünyasında bir süredir başlatılan İslam ve demokrasi hareketi de bu işten yara aldı.. Bugün İslam dünyasında demokrasi, insan hakları ve hukuk devleti demek, İhvan’a ve Cemaat-i İslamiye’ye kapı aralamak demektir.. Öte yandan demokrasiden vazgeçmek, liberal ve sol hareketi, insan hakları savunucularını Müslümanların yanına istemek demek olacaktır..
İşte asıl sorun da burada.."
...
yazının tamamını okumak için tıklayınız

24 Ağustos 2012 Cuma

BU KAYNAKLAR YETMİŞ MİLYONUN MALIDIR


 
Ali SARAYKÖYLÜ
BU KAYNAKLAR YETMİŞ MİLYONUN MALIDIR
  24/8/2012
 
Efendim, dünyamızın %70’i suyla kaplıdır, bu bilgi daha ilkokul sıralarında çocuklarımıza öğretilir. Ama dünya su rezervlerinin ancak %2,5 kadarı tatlı sudur ve bunun da %1,5 kadarı kutuplardaki buzullardır. Yani kullanabileceğimiz tatlı sular dünyadaki suların ancak %1’i kadardır. Giderek artan insan nüfusuna paralel olarak hayvan varlığımız ve elbette ki tarımsal üretim alanlarımız da artış gösteriyor ve dünyanın su ihtiyacı giderek fazlalaşıyor. Türkiye’de tatlı suların da %72’si tarım, %18’i evsel kullanım, %10’u da sanayide kullanılmaktadır. Bizler başta petrol olmak üzere yer altı kaynaklarımızın tamamından vazgeçebiliriz, hepsinin yerine alternatifler geliştirebiliriz, ama suyun yerine başka bir şey asla koyamayız.

Sevgili okuyucu, üç tarafımızın deniz olduğunu ve bu denizlere akan pek çok akarsuya sahip olduğumuzu düşünerek Türkiye’yi su zengini bir ülke olarak değerlendirmeyiniz. Yılda kişi başına düşen kullanılabilir su miktarı 1000 m3’ten az olan ülkeler su fakiri ülkelerdir. Biz bu sınıra çok yakınız. Amerika Birleşik Devletlerinin tatlı su kaynakları bizim on katımızdır. 2030 yılında 100 milyon nüfusa sahip olacağı düşünülen ülkemizde su ihtiyacı büyük bir şiddetle hissedilecektir. Bu nedenle de bize düşen sorumluluk; suyumuzu hemen temiz olarak muhafaza edip hem de ölçülü kullanmalıyız.

Yukarıdaki peşrevin nedenini anlamışsınızdır, ilçemiz sınırları içinde bulunan Kuşadası Golf Tesisleri adlı yerleşkenin doymak bilmez su ihtiyacı ne yazık ki bölgemizin su kaynaklarını tehdit edecek boyutlardadır. Tesislerin içinde kurulu artezyen kuyularının dışında komşu arazilere de çakılan artezyenlerle sürekli olarak su çekildiği halde doymadığından Söke’nin değişik noktalarındaki kaynak sularının da buraya taşındığını öğreniyoruz.
Bazı dostlarımız şunu söylüyor;
“Buraya yapı ruhsatı verdiğinize göre su ihtiyacını da karşılamak zorundasınız…”
İyi de, bu tesislerin su ihtiyacı normal yerleşkelerle aynı değil ki. Zaten ne kadar suya ihtiyaç duyulduğunu, ne kadar su verildiğini de kimsecikler söylemiyor.
Şimdi Söke Belediyesine soruyorum:

1- Kuşadası Golf Tesislerinde yeraltından çekilen su miktarı tarafınızca biliniyor mu?
2- Komşu arazilere çakılan artezyenlerle çekilerek tesislere akıtılan su miktarını biliyor musunuz?
3- Söke’de çeşitli yerlerdeki kaynak sularından bu tesislere akıtılan var mıdır? Bunlar hangi sulardır? Bu suların miktarı ne kadardır? Hangi şartlarla ve neye dayanılarak bu tesislere tahsis edilmiştir?
4- Böyle bir tahsis varsa bunun için bir bedel tahsil ediliyor mu? Kaç lira bedel üzerinden su veriliyor?
5-Komşu bahçelerden alınan sular için sadece bahçe sahibinin rızası yeterli midir? Bunun dışında da bir izin gerekli midir?
6-Söke’nin yer altı sularında, özellikle bu tesislerin yapımından sonra aşırı derecede seviye düşüşleri tespit edilmiş midir?

Yukarıdaki sorulara mutlaka cevap verilmelidir. Seçilmişler de, atanmışlar da yetkilerini milletten alırlar. Bizim bu soruları sorarken ve ısrarla bu konuyu gündemde tutarken tek düşüncemiz mensubu olduğumuz yüce milletimizin hak ve hukukuna sahip çıkma çabasıdır. Buna hakkımız da vardır. Cevap vermek ve milleti bilgilendirmek de yöneticilerin sorumluluğudur.
Efendim, bu konu benim gündemimden hiçbir vakit çıkmayacak. Yani “yazar, yazar, sonunda usanır” şeklinde bir düşünce varsa yanlış olduğunu peşinen söyleyeyim. Sorularımın cevabını bulana kadar bu yazılar sürecektir. Sorularımın cevabını başka kaynaklardan da araştırıyorum. Her bulguyu ve bilgiyi sizlerle paylaşacağım

http://www.sokeekspres.com/Makale/3070-bu-kaynaklar-yetmis-milyonun-malidir.aspx