8 Haziran 2014 Pazar

Parti müftüsü - Mümtaz'er Türköne

"Kastettiğim kişi Profesör Hayrettin Karaman. AK Parti’nin “parti müftülüğü” kadrosunu çok uzun zamandır o işgal ediyor. Parti müftülüğü, İslâmî referanslara dayandığı iddia edilen bir partide daha çok parti teorisyenliğinin muadili bir görev.
Sol, liberal veya milliyetçi bir partinin parti teorisyeni ne iş yapıyorsa, İslâmcılık iddiasını muhafaza eden bir parti için fetva makamı aynı işlevi yerine getirir. Parti teorisyeni parti politikası ve pratiği ile partinin kimliği ve ideolojisi arasında bağlantılar kurup, şartları teoriye uydururken, parti müftüsü  sadece dine dayalı bir meşrulaştırma mercii olarak iş görür. Politikalara ve pratiklere “cevaz” vermesi yeterlidir. Gücünü de, Hayrettin Hoca’nın fıkıh âlimi olması gibi sahip olduğu ilmî salahiyetten alır. Hayrettin Hoca, ta belediye başkanlığı zamanından beri Erdoğan’ın muhataralı icraatlarını verdiği fetvalarla ve daha sonra Yeni Şafak’taki köşesindeki yorumlarıyla meşrulaştırıyor. Şer’î mesnedler, teviller ve (belki de en önemlisi) zaruretler buluyor. Fıkha göre sınır tayin etmek çok zor. En nihayetinde “saçma tevil götürmez” diye, sıkıştığınız yerde imdadınıza “zaruret hali” yetişiyor. Sığınacağınız en son kale  “ızdırar” hali. Böyle bir perspektifle makul ve meşrû bulamayacağınız hiçbir icraat yoktur. Hoca’nın yaptığı da budur ve siyasî fetvalarının çoğunu  “zaruret hali”ne bağlaması bu yüzdendir. Uzun boylu fıkıh bilmenize gerek yok. Mecelle’nin küllî kaidelerinden “Zarûretler, memnu’ olan şeyleri mubah kılar” hükmüne dayanarak siyasî müşküllerin tamamını çözebilirsiniz. Fıkıh âlimlerinin siyasî tartışmaların uzağında durmayı tercih etmelerinin sebebi, çilingir muamelesi görmemek içindir."
devamını okumak için tıklayınız

3 Haziran 2014 Salı

Seçim sonuçlarına güvenilemeyeceğinin somut kanıtını buldum - Ezgi Başaran

Hiç tatava yapmayın, oturun inceleyin. Gayet açık ve teknik bir güvenlik açığından söz ediyorum.
2004’ten beri şaibeli olduğu çeşitli defalar konu edilmiş, iddialar ortaya atılmıştı. Hatta bu nedenle milletvekilleri soru önergesi vermiş ama sorularına doğrudan bir cevap alamamıştı. Ben şimdi size hem o cevabı sunacağım hem de bu cevabın ne manaya geldiğini… Ama yavaş yavaş… Adım adım… 

Konumuz Seçsis. Açılımı, Bilgisayar Destekli Seçmen Kütüğü Sistemi. Nedir derseniz, seçim sonuçlarının girildiği bir yazılım ve veri bankası diye özetleyebilirim. 

Şöyle çalışıyor: Diyelim ki İstanbul Beşiktaş’taki sandıklar sayıldı. Görevli ilçe seçim kuruluna gidip elindeki tutanağı taratıyor ve karşısına çıkan Seçsis ekranına oy oranlarını yazıyor. O Seçsis ekranını, karanlık tarafları birbirine yapışık iki ayna olarak düşünün. Bir yüzü sandık sorumlusunun karşısına çıkıyor, o da o yüze yani ekrana sonucu giriyor. Diğer yüz ise Seçsis’in yetkili teknik adamına bakıyor. Şimdi bu bilgiyi aklınızda tutun."
...
"Defalarca teyit etmeye çalıştığım bu bilginin önemi nedir? Eğer devlete ait bir yazılımın sertifikasyonu yoksa -ki bu yazılımlara sertifikasyon verme yetkisi sadece UYSM’ye aittir- istenilen oynama yapılabilir. Şöyle örnek vereyim: Seçsis’i bir kutu olarak düşünün. Bugün içine 2 adet elma koyun. Yarın kutuya sorun, kaç elma var? Sertifikasyonu olan bir kutu mutlaka ama mutlaka 2 elma yanıtını verecektir. Sertifikasyonu olmayan bir kutuya ise içindeki elma sayısına 2 daha ekleyerek cevap ver komutunu verebilirsiniz ve hiç kimse bunu denetleyemez."
tamamını okumak için tıklayanız;
http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ezgi_basaran/secim_sonuclarina_guvenilemeyeceginin_somut_kanitini_buldum-1195251#

26 Mayıs 2014 Pazartesi

Prof. Naci Görür: Ege'deki deprem alarmdır, Marmara depremi geliyor!

İTÜ Maden Fakültesi Jeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr.Naci Görür, Ege Denizi'nde meydana gelen 6,5 büyüklüğündeki depremin beklenen büyük İstanbul depreminin habericisi olduğunu söyledi. Prof. Görür, "Deprem geliyor, bu kuşak kendi kendini kırarak rahatlıyor. 1939’dan bu yana 8’den fazla 7 ve üzeri deprem üretti bu fay, enerjisini boşaltmak için. Bu bir alarmdır" dedi. İstanbul Üniversitesi Jeoloji Mühendisliği Öğretim Üyesi Prof. Dr. Şener Üşümezsoy ise, "Depremin olduğu fayın devamı güneye doğru dönecek, Marmara’ya değil, Yunanistan’a doğru giden bir hat. Bozcaada ve Ezine hattında aktivite söz konusudur" ifadelerini kullandı. 
Çanakkale'nin Gökçeada açıklarında meydana gelen, kısmi yaralanmalara ve hasara neden olan 6.5 şiddetindeki depremin Kuzey Anadolu Fay hattında mı, bağımsız mı tartışmalarını deprem uzmanları anlamsız buluyor, Marmara depremi için alarm olarak değerlendiriyor. Deprem Kuzey Anadolu fay hattında ve tehlike çok yakın.
 .....
yazının tamamını okumak için tıklayınız;

13 Mayıs 2014 Salı

Yargı hâlâ 27 Mayısçı-ORAL ÇALIŞLAR

27 Mayısçılık; bütün gücüne, elindeki etkili kurumlara rağmen iktidardaki büyük payını, eninde sonunda yitirecek.
27 Mayısçılık, bir düşünme ve olayları algılama yöntemidir. 27 Mayıs, Türkiye’nin son 50 küsur yılına damgasını vuran bir 'yönetme ve devlet kurumlarını biçimlendirme' kültürüdür. 

27 Mayısçı düşünce sistematiğine göre; asıl egemenlik sahipleri, devlet kurumlarıdır. Seçilenlerin güvenilmez olma ihtimali ve yanlış yapma riski, her zaman yüksektir. Çünkü, onları seçen halk, geridir. Halkın doğru bir tercih yapması, çok da olasılık dahilinde değildir. Bu nedenle de iktidarı seçilenlere teslim etmemek, onları değişik kuşatma mekanizmalarıyla sıkboğaz etmek; son derece önemlidir. Yoksa, memleket gericiliğin eline düşer. 

27 Mayıs Anayasası’nın da ondan sonra aynı doğrultuda darbeler döneminde hazırlanan anayasaların da temel mantığı; 'seçilene güvenmemek'tir. 'Seçilene güvenmemek', bir dizi yasal ve anayasal önlemi de içeren bir anlayıştır. 

Asker, yargı ve bürokrasi, anayasal kurumların ana eksenini oluşturur. İlk direnişi, bürokrasi örgütler. Seçilmişleri, 'kırmızı kitap'la yönlendirir. Siyasetçilerin bilmedikleri devleti, onlara öğretir. 'Ana omurga' ise yargıdır. Savcılarıyla, hâkimleriyle, Yargıtayı’yla, Danıştay’ıyla, askeri mahkemeleriyle, Anayasa Mahkemesi’yle; tam bir örgütlenmedir. Buna HSYK’yı da ekleyince, tablo tamamlanır. 

Siyasetçiler yargılanır, partiler kapatılır. 'Devletin âli menfaatleri' için yargı her an hazır ve nazırdır. Bizde, yargı; uçan kuştan hesap soran, kendini her şeye kadir hisseden, kendini hatasız gören bir kurumdur. Onlar, kendilerini 'asıl devlet' olarak görürler. Yıllarca, memlekette ne yazılıp, ne konuşulabileceği, onların kontrolünde oldu. Hangi partinin nasıl siyaset yapacağı, onların konusuydu... Mahkemeler, yalnız düzen vermekle kalmazlar, siyasetçileri her yıl yıldönümü bahanesiyle azarlamayı da bir gelenek olarak sürdürürler. Siyasetçiye ayar vermeyi, hem hak hem görev addederler. 

27 Mayıs’tan bu yana, tam 54 yıldır, bu memlekette, bürokrasi ve yargının dediği oluyor. Onların yetmediği hallerde; askerin devreye girip, darbelerle siyasete 'format çektiğini' de unutmayalım. 

Son yıllarda, işler biraz karıştı. Askerin siyaset üzerindeki ağırlığı, büyük ölçüde kırıldı. Yargı, buna rağmen, süreçten; 'güçlenerek', yani 'militanlaşarak' çıktı: Yargı alanında, 'ulusalcılıktan bağımsızlaşma'ya doğru bir arayış görülse bile; yargının siyasete yaklaşma biçiminde, yargı zihniyetinde, köklü bir değişiklik olmadı.




11 Mayıs 2014 Pazar

Türkiye'de 49 bankanın 37'sinde yabancı ortaklık var

"İstanbul Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler Odası (İSMMMO)’nun yayınladığı, "Türk Bankacılık Sisteminde Yabancı'laşma" isimli rapora göre, Türkiye'deki 49 bankadan 37'sinde yabancıların hissesi var. 2001 yılından sonra hızlanan küresel el değiştirmeyle, 21 Türk bankasını satın alan ya da ortak olan yabancılar 20.5 milyar dolar harcadı. Satın alınan banka paylarının bugünkü değeri ise yaklaşık 27 milyar dolarken, son 12 yıllık yabancı kârı ise 17 milyar doları aştı. Türk bankacılık sisteminde yabancıların toplamdaki payı yüzde 25'lere yaklaşırken, Borsa İstanbul'un yabancı hisse sahiplik oranına göre bu oran yüzde 42'yi geçti."

tamamını okumat için tıklayınız;
http://t24.com.tr/haber/turkiyede-49-bankanin-37sinde-yabanci-ortakli-var,258088


10 Mayıs 2014 Cumartesi

Dilipak: Cemaat Başbakan ölsün, aklını kaçırsın diye dua ediyor

Abdurrahman Dilipak;
...
"Asıl sorun, cemaat projesinin boşa çıkması ile, BOP’un da işlevsiz hale gelmesi ile, İslam coğrafyasında doğan boşluğun nasıl doldurulacağı ile ilgili.. Batı iddiasından vazgeçip, meydanı boş bırakmak istemeyecektir. Öte yandan Arap dünyasında bir süredir başlatılan İslam ve demokrasi hareketi de bu işten yara aldı.. Bugün İslam dünyasında demokrasi, insan hakları ve hukuk devleti demek, İhvan’a ve Cemaat-i İslamiye’ye kapı aralamak demektir.. Öte yandan demokrasiden vazgeçmek, liberal ve sol hareketi, insan hakları savunucularını Müslümanların yanına istemek demek olacaktır..
İşte asıl sorun da burada.."
...
yazının tamamını okumak için tıklayınız

24 Ağustos 2012 Cuma

BU KAYNAKLAR YETMİŞ MİLYONUN MALIDIR


 
Ali SARAYKÖYLÜ
BU KAYNAKLAR YETMİŞ MİLYONUN MALIDIR
  24/8/2012
 
Efendim, dünyamızın %70’i suyla kaplıdır, bu bilgi daha ilkokul sıralarında çocuklarımıza öğretilir. Ama dünya su rezervlerinin ancak %2,5 kadarı tatlı sudur ve bunun da %1,5 kadarı kutuplardaki buzullardır. Yani kullanabileceğimiz tatlı sular dünyadaki suların ancak %1’i kadardır. Giderek artan insan nüfusuna paralel olarak hayvan varlığımız ve elbette ki tarımsal üretim alanlarımız da artış gösteriyor ve dünyanın su ihtiyacı giderek fazlalaşıyor. Türkiye’de tatlı suların da %72’si tarım, %18’i evsel kullanım, %10’u da sanayide kullanılmaktadır. Bizler başta petrol olmak üzere yer altı kaynaklarımızın tamamından vazgeçebiliriz, hepsinin yerine alternatifler geliştirebiliriz, ama suyun yerine başka bir şey asla koyamayız.

Sevgili okuyucu, üç tarafımızın deniz olduğunu ve bu denizlere akan pek çok akarsuya sahip olduğumuzu düşünerek Türkiye’yi su zengini bir ülke olarak değerlendirmeyiniz. Yılda kişi başına düşen kullanılabilir su miktarı 1000 m3’ten az olan ülkeler su fakiri ülkelerdir. Biz bu sınıra çok yakınız. Amerika Birleşik Devletlerinin tatlı su kaynakları bizim on katımızdır. 2030 yılında 100 milyon nüfusa sahip olacağı düşünülen ülkemizde su ihtiyacı büyük bir şiddetle hissedilecektir. Bu nedenle de bize düşen sorumluluk; suyumuzu hemen temiz olarak muhafaza edip hem de ölçülü kullanmalıyız.

Yukarıdaki peşrevin nedenini anlamışsınızdır, ilçemiz sınırları içinde bulunan Kuşadası Golf Tesisleri adlı yerleşkenin doymak bilmez su ihtiyacı ne yazık ki bölgemizin su kaynaklarını tehdit edecek boyutlardadır. Tesislerin içinde kurulu artezyen kuyularının dışında komşu arazilere de çakılan artezyenlerle sürekli olarak su çekildiği halde doymadığından Söke’nin değişik noktalarındaki kaynak sularının da buraya taşındığını öğreniyoruz.
Bazı dostlarımız şunu söylüyor;
“Buraya yapı ruhsatı verdiğinize göre su ihtiyacını da karşılamak zorundasınız…”
İyi de, bu tesislerin su ihtiyacı normal yerleşkelerle aynı değil ki. Zaten ne kadar suya ihtiyaç duyulduğunu, ne kadar su verildiğini de kimsecikler söylemiyor.
Şimdi Söke Belediyesine soruyorum:

1- Kuşadası Golf Tesislerinde yeraltından çekilen su miktarı tarafınızca biliniyor mu?
2- Komşu arazilere çakılan artezyenlerle çekilerek tesislere akıtılan su miktarını biliyor musunuz?
3- Söke’de çeşitli yerlerdeki kaynak sularından bu tesislere akıtılan var mıdır? Bunlar hangi sulardır? Bu suların miktarı ne kadardır? Hangi şartlarla ve neye dayanılarak bu tesislere tahsis edilmiştir?
4- Böyle bir tahsis varsa bunun için bir bedel tahsil ediliyor mu? Kaç lira bedel üzerinden su veriliyor?
5-Komşu bahçelerden alınan sular için sadece bahçe sahibinin rızası yeterli midir? Bunun dışında da bir izin gerekli midir?
6-Söke’nin yer altı sularında, özellikle bu tesislerin yapımından sonra aşırı derecede seviye düşüşleri tespit edilmiş midir?

Yukarıdaki sorulara mutlaka cevap verilmelidir. Seçilmişler de, atanmışlar da yetkilerini milletten alırlar. Bizim bu soruları sorarken ve ısrarla bu konuyu gündemde tutarken tek düşüncemiz mensubu olduğumuz yüce milletimizin hak ve hukukuna sahip çıkma çabasıdır. Buna hakkımız da vardır. Cevap vermek ve milleti bilgilendirmek de yöneticilerin sorumluluğudur.
Efendim, bu konu benim gündemimden hiçbir vakit çıkmayacak. Yani “yazar, yazar, sonunda usanır” şeklinde bir düşünce varsa yanlış olduğunu peşinen söyleyeyim. Sorularımın cevabını bulana kadar bu yazılar sürecektir. Sorularımın cevabını başka kaynaklardan da araştırıyorum. Her bulguyu ve bilgiyi sizlerle paylaşacağım

http://www.sokeekspres.com/Makale/3070-bu-kaynaklar-yetmis-milyonun-malidir.aspx

24 Mayıs 2012 Perşembe

Ecevite Darbe Girişimi

Mücahit Pehlivan'ın anlattıklarıyla Recai Birgün'ün İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'nde verdiği ifade örtüşüyor.

Birgün, mahkemede Ecevit'in 2001 yılındaki hastalığı ve Başkent Üniversitesi'nde uygulanan tedavi süreciyle ilgili şu bilgiyi vermişti:
"İzinli olduğum bir dönemde Ecevit sırtında oluşan ağrı nedeniyle Başkent Üniversitesi Hastanesi'ne götürüldü.
Hastaneye bir süre sonra gittim, orada Mehmet Haberal ile tanıştım. Ecevit, yapılan müdahalenin ardından evine gönderildi.
Daha sonra göğüs bölgesinde ağrı oluştu. Yine aynı hastaneye kaldırdık. Hastanede 10 gün kaldık. Daha sonra da omurgada çökme meydana geldi. 8 ay daha hastanede kalmamız gerektiğini söylediler. Çökmenin felç ya da ölümle sonuçlanabileceğini belirttiler. Omurga çökmesine müdahale yapılmayacağını söylediler. Ayrıca dinlenmesini de tavsiye ettiler. Bu 8 aylık süreci hastanede geçirmemiz tavsiye edildi. Hastanede tedavi olmayacağından eve geldik. Bu sırada doktorlar eve muayeneye geliyordu. Kıpırdamamasını ve hareket etmemesini söylüyorlardı. O dönemde Ecevit'in hastanede yatması medyada geniş yer tuttu. Öldüğü şeklinde asılsız haberler bile yapıldı. Beyefendi yazılanlardan çok rahatsız oluyordu. Dışarıya çıkmak istiyordu ancak doktorlar izin vermiyordu. O dönemde MGK, Bakanlar Kurulu ve Kıbrıs zirvesi yapılacaktı. Ecevit bu üç toplantıya katılmak istiyordu. Doktorlar gelip muayene ettiler. Doktorlar, bu toplantılardan bir gün önce yapılan muayenesinde de beyefendiye bu toplantılara katılabileceğini söylediler. Ama toplantıya gitmeden önce sabah muayene etmek istediler. Sabahki muayenede ise 'Siz kıpırdamışsınız.' diyerek, katılmamasını tavsiye ettiler. 1 gün önce 'iyisin', sabah gelince de 'kıpırdamışsın, his kaybı olmuş' deyince Rahşan Hanım ve ben şüphelendik. Benim yakın arkadaşım olan ortopedist Mücahit Pehlivan'dan bahsettim ve kabul ettiler. Basın mensupları kapının önünde 24 saat nöbet tuttukları için Mücahit Pehlivan'ı gece yarısı eve soktuk. İlk muayenesini elle yaptı. Bir çökme rahatsızlığı olduğunu ama bu durumun geçmiş olduğunu söyledi. Yürüyebileceğini, bir sıkıntı olmadığını söyledi. Daha sonra da özel bir poliklinikten temin ettikleri seyyar röntgen cihazlarını gece vakti eve soktuk. Film çekildi ve buna göre de çökmenin düzeldiği, riskli bir durumun bulunmadığı söylendi. Bunu Bülent Ecevit'e söyledik. Kaba bir korsemiz vardı. Korseye gerek yok, dediler ama biz daha ince bir korseyle günlük yaşamımıza devam ettik."

Sol ve kimlik


  Etyen Mahçupyan

Sol ve kimlik

Mağduriyetin sol açısından neredeyse kurucu bir kimlik unsuru olmasının nedeni, mağduriyetin bir 'ilişki' olması ve asimetrik güç dengesini kanıtlamasıdır.

Böylece solun niçin otoriter zihniyete ve çatışmacı bir siyasete kaydığını açıklayabilmek mümkün olmakta. Ancak arada deterministik bir bağ yok. Diğer bir deyişle her ezilen otoriter zihniyete kaymadığı gibi, her otoriter zihniyetteki kişi veya grup da eline silah almıyor. Dolayısıyla burada solun içinden gelen, sola ait olan bir dürtüden söz etmek durumundayız.
1 Mayıs tartışmasının en ilginç yönlerinden biri, polisin ateş açtığını görmediği halde varsaymayı doğal sayanların, kendi etraflarında ateş ettiğini gördüklerini yok sayabilmeleri. Gerçekliği 'değiştirmeye' bu denli yatkın olmanın muhakkak ki psikolojik bir nedeni var. Aksi halde bunca kişinin birlikte 'unutması' mümkün olmazdı. 1 Mayıs'ın özelliği, Deniz Gezmiş'le birlikte neredeyse dinsel bir sembol haline gelmesi gibi gözüküyor. Başka olaylara ilişkin daha çeşitlilik ve açıklık sergileyen solcuların bu iki konuda bir tür 'temiz görünüm' peşinde koşmalarının muhtemel nedeni bu... Çünkü siyasî enerjisi olmakla birlikte siyasete nüfuz edemeyen bir eylemciliğin kendisini ayakta tutmasının belki de tek yolu cemaatleşmesi ve bunu taşıyacak anlatıları ve ritüelleri yaşatmasıdır. 1 Mayıs ve Gezmiş ise, cemaati pekiştiren bir duygusal zemin yaratmanın ötesinde, salt kendi kimliğine yönelik bir cemaatsal vicdanın oluşmasına da benzersiz bir katkı sunmakta. Bu vicdanın baktığı yer makro haksızlık ve eşitsizlikler olmakla birlikte, esas işlevini cemaatin içeriden inşa edilmesinde icra ediyor. Ortak bir geçmiş ve acı üzerinden üretilen bu tür vicdanî semboller, her solcu için solu tarif edilebilir bir duygusal zemine oturturken paylaşılan bir kimliğe de göndermede bulunuyor.
Ne var ki bu içeriden beslenme ve kimliğin iç telkinle pekişme hali, aynı zamanda içe kapanan bir psikolojiye de karşılık gelmekte. Otoritenin ve çevrenin baskıdan anlayışsızlığa uzanan kuşatması altında, içe kapanmak kendini korumanın, ayakta kalmanın, 'nefes almanın' da yolu... Aslında bu istenen de bir durum. Parçalanmak ve küçülmek solu siyaseten etkisizleştirse de, sol kimliği taşıyan kişinin kendisine bir dünya yaratmasını ifade ediyor. Söz konusu küçülen dünyalar hem kaçınılmaz olarak mağduriyet duygusunu pekiştirip bir kader algısına dönüştürüyor hem de solcu grupların siyasî sorumluluğunu kendi gözlerinde asgari düzeye indiriyor. Böylece hem yanlışları gören ve doğruları bilen hem de bu konuda sorumlu tutulmayacak olan bir ideolojik taşıyıcılık üretilebiliyor. Solcular sokaklarda dünyanın sonunu vazeden kâhinler misali, konuşuyorlar ama yoldan geçenlerce dinlenmiyorlar.
Psikolojik açıdan zorlayıcı olan bu durumun nasıl rasyonalize edildiğini mağduriyet ve apolitiklik arasındaki ilişkide görmek mümkün. Siyaset üzerinde böylesine etkisiz olmanın kendisi açık bir mağduriyet olarak yaşanıyor. Buna karşılık mağduriyet bize solun niçin böylesine etkisiz olduğunu anlatıyor. Başka bir ifadeyle mağduriyet ve apolitiklik aslında bir bütün... Mağduriyet büyüdükçe ve ona sığınıldıkça, apolitik olma hali de doğallaşıp meşruiyet kazanıyor. Böylece solun dünyayı değiştirme misyonu anlamını yitiriyor ve arka plana itiliyor. Şimdi solun misyonu, bu zalim sistem karşısında kendisini var etmek ve yeniden üretmekten ibaret. Dolayısıyla cemaat oluşturmak, cemaatin duygusal zeminini korumak ve buradan ortak bir vicdan üretmek hayati uğraşlar haline geliyor.
Dünyanın ve düzenin değişmesi bir büyük yıkıma ertelenirken, 'değiştirme' sorumluluğundan da kurtulunmuş oluyor. Bu bağlamda şiddet kritik bir role sahip: Çünkü şiddet sistemin şiddetini davet ettiği ölçüde mağduriyeti artırıyor ve siyasetin çeperine savrulmayı kabul edilebilir kılıyor. Şiddet solcu tahayyülde apolitik olandan politik olana geçişi ima ediyor ama aslında solun bizzat siyasete yabancılaşmasına neden oluyor. Ancak bu da istenen bir durum... Çünkü böylece karşımıza idealize edilebilen, kimliksel açıdan son derece rahatlatıcı bir solculuk çıkıyor.
Apolitik bir konuma sıkışmanın yol açtığı sorumsuzluk hali, nihayette her koşulda 'temiz' kalabilen bir solcu kimliği üretiyor. Kendi gözünde ahlaklı, tutarlı ve her daim doğru olmak, solcuyu dünyevi mülahazalardan arındırıyor. Olguların iç çelişkileri yaşanmakta olan 'esas' çelişki karşısında anlamsızlaşıyor, doğrunun gururlu neferi olma statüsü gerçekliği anlamanın önüne geçiyor. Ve bu durum özeleştiriyi, kendine bakma potansiyelini neredeyse tümüyle yok ediyor... Çünkü solculuk bir temiz kimlik olarak üstleniliyor ve günahsızlaştırılıyor.
Nitekim sol içindeki hiçbir eleştiri fazla derine gitmiyor, bu türden eleştirel bir bakışa heveslenenler ise solcu sayılmıyor... Bugün Türkiye'deki sol kimliğin temelinde ideoloji değil, psikolojik ihtiyaçlar ve cemaatin korunması kaygısı var. İleriye dönük söyleyeceği belirsizleştiği ve kendisini dinleyen de kalmadığı için, geçmişe, geçmiş içindeki kendisine bakan ve onu temiz tutmak isteyen bir kimlik artık sol...
e.mahcupyan@zaman.com.tr 

24 Mayıs 2012, Perşembe

2 Mayıs 2012 Çarşamba

Lağımcı gazeteciliği ve akademik özgürlük

AHMET İNSEL - ahmet.insel@radikal.com.tr
01/05/2012



Merkezi Londra’da olan Demokratik Gelişim Enstitüsü’nün (DPI) ‘Çatışmalarda Medyanın Rolü’ konulu yuvarlak masa toplantısı 28 Nisan’da Galatasaray Üniversitesi’nde yapılacaktı. Yapılamadı. Daha doğrusu orada yapılamadı. Başka bir adreste aynı katılımcılarla aynı tarih ve programla toplantı yapıldı. Nedeni, tam da yuvarlak masa toplantısının konusu olan medya aracılığıyla tetikçilikti. Bu vesileyle aktif manipülasyon, bunun baş döndürücü bir hızla sosyal medyada yarattığı çarpan etkisi, kurumun üzerinde hızla oluşan yakın çevre baskısı ve buna karşı direnme gücünün ne kadar zayıf olduğu bir kez daha ortaya çıktı.
Konu ilginç ve önemli olduğu için benim davetim üzerine geçen öğretim yılında, gene Galatasaray Üniversitesi’nde aynı kuruluşun düzenlediği, ‘çatışmalı toplumlarda anayasal süreçler’ konulu üç yuvarlak masa toplantısı yapılmıştı. Ayrıca bir uluslararası konferans düzenlemiştik. Bu toplantıların kayıtlarını daha sonra internet sitesinde yayımlıyorlar.

Ankaralı temsilcinin kulağına fısıldadılar
Bu yıl da medyanın rolünün ele alınacağı toplantının üniversitemde yapılmasını önerdim. Üniversite yönetimi hemen kabul etti. DPI; birkaç milletvekili, birkaç akademisyen ve ağırlıklı olarak gazetecilerden oluşan otuz civarında katılımcı öngörmüştü. Yuvarlak masa toplantılarında âdet, katılımcı sayısının sınırlı tutulmasıdır. Geçen salı günü, işlevi ve konumunu Türkiye’de herkesin gayet iyi bildiği bir gazetenin Ankara temsilcisi, “PKK toplantısı Galatasaray Üniversitesi’nde yapılıyor” konulu bir haber yaptı. Toplantı ilanı verilmemişti. Demek ki birileri bu kişinin kulağına fısıldamıştı.
O gün, rektöre birkaç ay önce bazı gazete köşelerinden DPI hakkında başlatılan karalama kampanyasını anlattım. Bir sorun olmadığı konusunda hemfikirdik. Perşembe günü öğleden sonra, söz konusu haberi yapan kişiyle rektörün yaptığı telefon görüşmesinin gazeteye aktarılan kısmını okudum. Durum trajikomik bir hal almıştı. Toplantının başka bir yerde yapılmasını önermeye karar verdim. Rektör memnuniyetini ifade etti. DPI da elbette kabul etti. Üniversiteye, ‘düzenleyicilerin toplantı yerini değiştirme kararı aldıklarını’ ilan etmesini önerdim. Çünkü yönetim toplantıyı yasaklamamıştı, toplantının huzur içinde yapılması için başka yere taşınmasını düzenleyiciler önermişti. Ama üniversite yönetimi, “DPI adlı kuruluş tarafından 28 Nisan 2012 tarihinde üniversitemizde bir toplantı düzenlenmesi söz konusu değildir” şeklinde bunu duyurmayı tercih etti. Yani böyle bir toplantının üniversitede düzenlenmesinin ‘söz konusu olmadığı’ ilan edildi. Cazgırlığa karşı son dik durma fırsatı da heba edildi.

Kara propaganda
Gelelim yapılan gazetecilik faaliyetini tanımlamaya.. Osmanlıcada lağımcı, kuşatma sırasında yeraltından tünel kazan askerlere verilen addır. Daha sonra askeriyede bu sınıfa istihkamcı dendi ve kelimenin sadece diğer anlamı kullanılır oldu. Sanırım, Türkçede bazı gazetecilik faaliyetlerini tanımlamak için kullanabileceğimiz uygun iki anlamlı bir kelime bu: Lağımcı gazeteciliği. Bu, on yıllardır bildiğimiz bir gazetecilik türü. Bunun en güçlü örnekleri, devletin apoletli ve apoletsiz istihbarat bürokrasisinin güdümünde yapılanlar. Kara propaganda yöntemlerinin kullanıldığı, dönemine göre mecra değiştiren, yeraltından beslenen, kirli gazetecilik türü. İşi açıkça tehdit etmeye kadar götürmekten sakınmıyor. Gizli ve yasadışı ortam dinlemeler ve benzeri her türlü lağımcılık yöntemlerinden elde edilenleri kullanıyor. Örneğin, toplantının başka yerde yapıldığını ya elektronik postaları izleyenler ya da telefonları dinleyenlerden hemen öğrenip, ardından “PKK toplantısı iptal ama hesap bitmedi” diye haber yapıyor. “Böyle bir toplantıda sorumluluğu bulunanlar, terör örgütüne yardım ve yataklık suçu işlemiş olurlar” hükmünü verip, ardından, “Örneğin Büşra Ersanlı, bugün tutuklu bulunuyor” diyerek, ‘haber aldığı’ çevrelerin tehdit mesajını iletme görevini yerine getiriyor.

Yasak çözüm mü?
Lağımcı gazeteciliğinin Türkiye’de aktif manipülasyon konusunda etkili olmasına karşı yasaklar mı koymak gerekir? Zannetmiyorum. Demokrasinin temel direklerinden olan ifade özgürlüğü ilkelerine sadık kalarak, bunları yapanları teşhir etmek ve bu pis kokulu faaliyetlere aldırmadan, asli demokratik değerleri, dik durarak, sakin bir kararlılıkla savunmaya devam etmek yegâne çaredir. Lağımcı gazeteciliği bir kesime özgü değildir. Somut örnekte olduğu gibi, İslami basının bir parçası olan bu tür gazete ve internet sitelerini, ‘mahallemizin haylaz ve arsız çocukları’ muamelesi yaparak, sessiz biçimde geçiştiren, “Bir gün bir yerde lazım olur” düşüncesiyle arada başını okşamayı ihmal etmeyenlerin de bir sorumluluğu var bu cenahtaki lağımcı gazeteciliğinin gelişmesinden.
Bu toplantının öngörüldüğü gibi üniversitede yapılamamış olması nedeniyle Türkiye’de akademik özgürlük bir yara daha aldı. Üzülmemin yegâne nedeni bu. Geri kalanı Türkiye’nin kadim ahval ve şeraitidir. Gücümüz yettiğince mücadele edeceğiz.